Ekonomi

Bir kez daha üniversite!

Bu köşede üniversite üzerine çok şey yazıldı.   Ancak, bugünlerde bir taraftan yeni öğrencilerin kayıtları bağlamında sorunlara değinilmesi diğer taraftan da İstanbul Üniversitesi Senatosu’nun Kamuoyu Açıklaması konunun...

1 okuma

Bu köşede üniversite üzerine çok şey yazıldı.   Ancak, bugünlerde bir taraftan yeni öğrencilerin kayıtları bağlamında sorunlara değinilmesi diğer taraftan da İstanbul Üniversitesi Senatosu’nun Kamuoyu Açıklaması konunun bir kez daha ele alınmasını zorunlu kılıyor.  Bu noktada üniversiteyle ilgili bir temel değerin altı çizilmelidir. Toplumsal gelişme sürecinde üniversitenin ayrı bir yeri ve önemi var; üniversite, toplumun beynidir.  ALTYAPI YETERSİZ Bugün ülkemizde 129 devlet ve 79’u da özel vakıf olmak üzere toplam 208 yükseköğretim kuruluşu var; toplam öğrenci sayısı yedi milyona yaklaşıyor.

  Ancak, bu sayısal büyüklüğe, aralarında uçurum var denilebilecek aşırı nitelik farklılaşmaları eşlik ediyor.   Yaklaşık 60 bin adayın “sıfır çektiği” giriş sınavlarından sonra başlayan yeni kayıt döneminde öğrenciler, özellikle çok ağır barınma ve beslenme sorunlarıyla karşı karşıyadır. Vakıf üniversitelerinin öğrenci harçları ise uygun deyimiyle el yakıyor.

Ek olarak, öğrencinin “bilgiye erişimi” de hiç ucuz değil ve dahası birçok üniversitenin asıl bilgi üretim kaynağı olan laboratuvar ve deney olanakları da çok sınırlı kalıyor  Gelir dağılımının aşırı adaletsiz oluşu; giderek ağırlaşan yoksullaşma, genel olarak eğitimi, özellikle de yükseköğretimi milyonlarca genç için, çok istemelerine ve yeteneklerine karşın, erişilmez kılıyor.   İstatistiklerinin güvenilirliği çok tartışmalı olan TÜİK’in 22 Mart 2026 verileri, 15-34 yaş arasındaki ya da geniş tanımlı ne eğitimde ne işte genç sayısını ALTI MİLYON 519 BİN olarak veriyor. 15-24 yaş grubunda bu oran yüzde 23,3’tür; yaklaşık her dört gençten biri ne eğitimde ne iştedir; kadınlarda bu oran daha yüksektir: 30,9.

Bu durum bireysel ve toplumsal sorunlara kaynaklık ediyor.  Öğrenci olamamanın ekonomideki adı kaynak kaybıdır. Toplum, mühendislikten güzel sanatlara, ekonomiden siyasete tüm alanlarda genç beyinlerin nitelikli üretici olarak sağlayacakları katkıdan ya da katma değerden yoksun kalıyor.  İSTANBUL NE DİYOR? Geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi Senatosu Kamuoyu Duyurusu başlığı altında bir açıklama yayınladı.  Kuruluş tarihinin 1453 alınması bir bakıma anlamlı bulunsa da, İstanbul Üniversitesi ülkemizin, Osmanlı Darülfünunun 1933’te, çağdaş bilimsel kurum ilkeleriyle ve “üniversite” adıyla yeniden yapılandırılması sonucu kurulan, Cumhuriyet’in ilk ya da birinci yüksek öğretim kurumludur.

Alman Faşizminden kaçmak zorunda kalan bilim insanları da büyük ölçüde bu kurumda görev yapmışlardır.   Ülkemizin bu en eski ve köklü üniversitesi, geçen yıl, kurumsal işlevleri yönünden, görülmedik bir olumsuzluğa imza attı; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun yaklaşık 30 yıl yıl önce aldığı lisans diplomasını 18 Mart, yüksek lisans diplomasını da 28 Temmuz 2025’te iptal etti.  Son Kamuoyu Duyurusu ise, uzunca bir alıntı yapılarak daha yakından bakılması gereken önemdedir.  Duyuru, “Terörsüz Türkiye” sürecini, Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde tarihi bir adım olarak değerlendiriyoruz” diye başlıyor; 2. Paragraf terörün zararlarını sıralıyor.  Açıklamanın 3.

Paragrafında uygun deyimiyle çıta yükseltiliyor “Türkiye Yüzyılı hedefleri doğrultusunda çalışmalarına kararlılıkla devam eden İstanbul Üniversitesi… Açık Kapı, Açık Bilim” anlayışı ve “Perspektif 2053” vizyonunu toplumla buluşturmayı… amaçlamaktadır,” deniliyor.   Yeniden Terörsüz Türkiye sürecini desteklediğini vurgulayan Duyuru, “şehit ve gazilerimizin başta Devletimiz olmak üzere bizler için çok özel bir yere sahip olduğunun” altı çizilerek noktalanıyor.  Eklenmesi gereken iki önemli boyut var.   İlki, Duyuru, öncelikle, TÜBİTAK, TÜBA YÖK gibi bilim üst kurumları ve ilgili sendika ve dernekler tarafından bilimsel gerçeklerle değerlendirilmesi gerekirdi.

Neden mi?  Çünkü Duyuru, bir bilim kurumunu bilimselliği araştırmalarla kanıtlanmamış; üstelik kamuoyunda çok tartışmalı bir konuda, Terörsüz Türkiye konusunda taraf yapıyor; bununla da yetinmiyor “Türkiye Yüzyılı” gibi tamamıyla bugünkü iktidarın olan bir yaklaşıma, bir siyasal belgeye, açıkça taraf oluyor.   İkincisi, yüzyılların kanıtladığı bilinen bilimsel bir gerçektir ki, bilim kurumları siyasallaştıkça bilimden uzaklaşır. Ülkemizin tüm üniversiteleri, yönetimlerinin oluşumu nedeniyle, az ya da çok bu özelliktedir.

Boğaziçi Üniversitesi’nden sonra bunun en somut örneği İstanbul Bilgi Üniversitesinde yaşanıyor. Bu yıl lisans bölümlerine alınacak öğrenci sayısı yaklaşık dörtte azaltılmasına karşın, kayyum atanması ve günlük kapa-aç uygulamalarının bir sonucu olarak, Bilgi’nin kontenjanlarının yüzde 40’ı boş kalmış .   Sonuç olarak üniversite, yalnızca bilimsel bilginin tarafı olur; kurum olarak asla bir siyasal partinin ya da düşünce akımının tarafı olamaz; çünkü, tanımı gereği “herkes” içindir.     ***  İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi E.

Öğretim Üyesi, büyük iktisatçı Prof. Dr. Gülten Kazgan’ı yitirdik; Cumhuriyet’in bilim anlayışının çok güçlü bir ürünüydü; doçentlik jürimin başkanlığını yapmıştı; ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum; O, ışıklar içinde olsun. 

İlgili Haberler