'Bir daha asla'dan bugüne: Almanya'da AfD'nin yükselişi, sınıf ve siyasal temsil
Ekonomi

'Bir daha asla'dan bugüne: Almanya'da AfD'nin yükselişi, sınıf ve siyasal temsil

Zafer TAŞKIN / Frankfurt Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşması, II. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin siyasal kültürünün temel unsurlarından biri hâline geldi. Nürnberg yargılamaları, Nazilerden arındırma politikaları,...

1 okuma

Zafer TAŞKIN / Frankfurt Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşması, II. Dünya Savaşı sonrasında ülkenin siyasal kültürünün temel unsurlarından biri hâline geldi. Nürnberg yargılamaları, Nazilerden arındırma politikaları, Nazi suçlarının araştırılması ve gelişen anma kültürü bu sürecin başlıca unsurlarıydı.

Ancak bu hesaplaşma doğrusal ve kesintisiz değildi. Özellikle Batı Almanya’da savaş sonrası ilk dönemde Nazi geçmişine ilişkin suskunluk ve toplumsal bastırma uzun süre devam etti. 1960’lardan itibaren öğrenci hareketleri, kuşak çatışmaları ve demokratikleşme talepleri, geçmişin daha açık biçimde sorgulanmasını sağladı.1 Bu süreçte “Nie wieder” — bir daha asla — yalnızca tarihsel bir hatırlama biçimi olmaktan çıkarak siyasal bir sorumluluk ilkesine dönüştü.

Auschwitz’in ve Holokost’un hatırlanması, benzer siyasal ve toplumsal koşulların yeniden ortaya çıkmasına karşı uyanık olmayı da ifade etti. Buna rağmen AfD’nin 2025 Federal Meclis seçimlerinde yüzde 20,8 oy alması ve 2026 eyalet seçimlerinde oylarını iki katın da üzerine çıkarması, tarihsel hafızanın siyasal davranışı kendiliğinden belirlemediğini göstermiştir. Asıl mesele, Nazi geçmişiyle hesaplaşmış bir toplumda milliyetçi, sağ popülist ve aşırı sağ yönelimlerin neden yeniden kitlesel bir toplumsal karşılık bulabildiğidir.2 Bu soruyu yalnızca kültürel değerler, bireysel önyargılar veya sağ popülizmin söylemi üzerinden açıklamak yetersizdir.

Ekonomik güvencesizlik, statü kaybı, bölgesel eşitsizlikler, emeğin parçalanması, sosyal devletin dönüşümü ve siyasal temsil krizi toplumsal hoşnutsuzluğu büyütebilir. Ancak bu maddi koşullar kendiliğinden belirli bir siyasal sonuç üretmez. Belirleyici olan, insanların yaşadığı ekonomik ve toplumsal çelişkilerin hangi siyasal anlatılar içinde anlamlandırıldığı, hangi toplumsal grupların sorumlu olarak gösterildiği ve hangi kolektif çıkarların siyasal özne hâline getirildiğidir.

TARİHSEL HESAPLAŞMANIN SINIRLARI 1945 sonrasında Batı ve Doğu Almanya, Nazi geçmişiyle farklı siyasal çerçeveler içinde hesaplaştı. Batı Almanya’da demokratik kurumların yeniden inşası ve Nazizmle hesaplaşma önemli sonuçlar doğururken, eski Nazi kadrolarının bir bölümünün sonraki yıllarda devlet, hukuk ve ekonomi alanlarında yeniden konumlanabilmesi bu sürecin sınırlarını gösterdi. Soğuk Savaş koşullarında antikomünizmin merkezi bir siyasal eksen hâline gelmesi de geçmişle hesaplaşmanın sınırlarını belirledi.3 Doğu Almanya ise kendisini antifaşist bir devlet olarak tanımladı ve faşizmi kapitalist toplumsal ilişkilerle bağlantılı bir sistem olarak ele aldı.

Ancak antifaşizmin devletin kurucu meşruiyetinin parçası hâline gelmesi, toplum içerisindeki milliyetçi, ırkçı ve otoriter eğilimlerin bağımsız biçimde sorgulanmasını her zaman mümkün kılmadı. Dolayısıyla Batı ve Doğu Almanya’nın farklı biçimlerde yürüttüğü hesaplaşmalar birbirinin basit karşıtı değildi. Her iki yaklaşım da faşizmi tarihsel olarak yenilmiş bir rejim biçimi olarak ele alırken, onun belirli toplumsal koşullar altında yeniden üretilebilme kapasitesini bütünüyle açıklamakta sınırlı kaldı.

Tarihsel hafıza geçmişin suçlarını görünür kılabilir; ancak bugünün toplumsal ilişkilerini kendiliğinden dönüştürmez. “Bir daha asla”nın siyasal anlamı bu nedenle yalnızca geçmişi hatırlamakta değil, geçmişte felakete yol açan toplumsal antagonizmaların günümüzde hangi biçimlerde yeniden üretildiğini sorgulamakta ortaya çıkar. BİRLEŞME, NEOLİBERAL DÖNÜŞÜM VE SINIFSAL KIRILMA 1990’daki birleşme, iki farklı tarihsel deneyimi tek bir siyasal ve ekonomik yapı içinde karşı karşıya getirdi.

Özellikle Doğu Almanya’da ekonomik yapının hızlı biçimde yeniden düzenlenmesi sanayisizleşmeye, istihdam kayıplarına, nüfus hareketlerine ve toplumsal statü değişimlerine yol açtı. Bu nedenle Doğu Almanya’daki siyasal hoşnutsuzluğu yalnızca geçmiş rejimin siyasal alışkanlıkları veya kültürel miras üzerinden açıklamak eksik kalır.4 Batı Almanya’da da 1980’lerden itibaren üretimin yeniden örgütlenmesi, küresel rekabet, emeğin parçalanması ve sosyal devletin dönüşümü sınıfsal ilişkileri değiştirdi. 2000’li yıllarda gerçekleştirilen iş gücü piyasası reformları bu dönüşümü daha da hızlandırdı.

Güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, sendikal örgütlenmenin zayıflaması ve sosyal güvenlik sistemindeki dönüşümler yalnızca ekonomik koşulları değil, insanların ortak maddi deneyimlerini siyasal bir çıkar olarak ifade etme kapasitesini de etkiledi.5 Burada sınıf yalnızca insanların üretim sürecindeki nesnel konumunu tanımlayan bir kategori değildir. Aynı zamanda ortak maddi deneyimlerin siyasal olarak örgütlenmesiyle oluşan kolektif bir kapasitedir. Bu nedenle ekonomik güvencesizlik ile sağ popülizm arasında mekanik bir ilişki kurmak yanıltıcıdır.

Kira artışı, düşük ücret, sanayideki dönüşüm veya sosyal güvencesizlik otomatik olarak göçmen karşıtlığı üretmez; aynı deneyimler sendikal mücadeleye, sosyal hak taleplerine veya farklı demokratik siyasal yönelimlere de dönüşebilir. Siyasal sonuç, bu deneyimlerin nasıl temsil edildiğine bağlıdır. AfD’nin yükselişi bu açıdan yalnızca “ırkçılığın yükselmesi” şeklinde açıklanamaz.

Partinin başlangıçta avro ve Avrupa entegrasyonu üzerinden şekillenen siyasal çizgisi, özellikle 2015’ten sonra göç ve mülteci politikalarını merkezi bir mesele hâline getirdi. Böylece farklı toplumsal çelişkiler ulusal, kültürel ve göç karşıtı bir antagonizma içinde yeniden eklemlendi. Ekonomik güvencesizlik, kamusal hizmetlere erişim, göç ve kültürel değişim gibi farklı deneyimler, “yerli halk” ile “dışarıdan gelenler” arasındaki karşıtlık üzerinden ortak bir siyasal anlatıya bağlanabildi.

6 Bu mekanizma önemlidir: Maddi çelişkiler ortadan kalkmaz; fakat bu çelişkilerin siyasal olarak nasıl temsil edildiği, toplumsal öfkenin hangi aktörlere ve gruplara yöneltileceğini etkiler. Konut krizinin nedeni konut politikaları ve mülkiyet ilişkileri yerine göçmenler; sosyal devlet üzerindeki baskının nedeni sosyal politika tercihleri yerine mülteciler; ücret baskısının nedeni ise sermayenin üretim politikaları yerine yabancı işçiler olarak gösterilebilir. Böylece bölüşüm ilişkilerinden ve üretim sürecindeki güç asimetrilerinden kaynaklanan sınıfsal çelişkiler, ulusal aidiyet ve kültürel farklılıklar ekseninde yeniden kodlanabilir.

SINIF, KORKU VE SİYASAL TEMSİL Bu noktada yalnızca sağ siyasetin başarısını değil, solun yaşadığı siyasal temsil sorununu da tartışmak gerekir. Sol siyasetin bazı biçimlerinde ekonomik ve sınıfsal sorunların kültürel ve ahlaki kategoriler üzerinden ele alınmasının ağırlık kazanması, önemli bir temsil boşluğu yaratabilir. Irkçılık, ayrımcılık ve dışlanmayla mücadele demokratik siyasetin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Ancak sınıfsal ve maddi güvencesizlik deneyimleri somut yeniden bölüşüm politikaları ve kolektif örgütlenme biçimleri üzerinden siyasallaştırılmadığında, bu deneyimlerin farklı kültürel ve siyasal anlatılar içinde yeniden tanımlanmasına alan açılır. İnsanlar işlerini, gelirlerini, konutlarını, sosyal güvenliklerini veya geleceklerini kaybetme korkusu yaşayabilir. Bu korkuların maddi kaynaklarını açıklayan ve kolektif çözüm yolları üreten bir siyasal temsil bulunmadığında, sağ popülizm bu deneyimlere basit ve bütünlüklü bir nedensellik kazandırabilir: Sorunun kaynağı dışarıdan gelenlerdir; kaynaklar “sizden” başkalarına aktarılmaktadır; sistem kendi vatandaşları yerine başkalarını korumaktadır.

Bu açıklamalar maddi gerçekliğin tamamını ifade etmese de gündelik deneyimlerle ilişki kurabilen bir siyasal çerçeve oluşturabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca sağ popülizmin söyleminin doğru veya yanlış olması değildir. Daha temel mesele, toplumsal deneyimlerin hangi siyasal temsil biçimleri içinde anlam kazanacağıdır.

Maddi güvencesizlik kolektif bir sınıfsal çıkar olarak örgütlenmediğinde, aynı deneyim başka bir toplumsal antagonizma içinde temsil edilebilir. Solun karşı karşıya olduğu sorun bu nedenle yalnızca AfD’ye karşı daha sert bir söylem geliştirmek değildir. Asıl mesele, insanların yaşadığı ekonomik ve toplumsal kaygıları onların gerçek deneyimlerinden hareketle açıklayabilen; fakat bu kaygıları başka toplumsal gruplara yöneltmeyen bir siyasal perspektif ve örgütlenme kapasitesi oluşturabilmektir.

PROTESTODAN ÖRGÜTLENMEYE “Nie wieder” ve “Brandmauer” etrafında gerçekleşen kitlesel gösteriler, Almanya’da aşırı sağa karşı geniş bir toplumsal mobilizasyon kapasitesinin bulunduğunu göstermektedir. Ancak kitlesel protesto ile kalıcı siyasal örgütlenme aynı şey değildir. Antifaşist siyasetin kalıcı bir toplumsal güç hâline gelebilmesi, protesto anlarının ötesine geçerek gündelik hayatın yeniden üretildiği alanlarda ortak maddi deneyimleri örgütleyebilmesine bağlıdır.

İşyeri, sendika, mahalle, okul ve üniversite gibi alanlar yalnızca mobilizasyon mekânları değil, insanların ortak sorunlar etrafında kolektif bir siyasal özne hâline gelebileceği toplumsal ilişki alanlarıdır. Kira, ücret, çalışma koşulları, sosyal hizmetler ve kamusal kaynaklar gibi somut meselelerde birlikte hareket etmek, ortak çıkarların yalnızca soyut bir siyasal söylem olarak değil, toplumsal pratik içinde kurulmasını mümkün kılar. Bu nedenle antifaşizm yalnızca mevcut bir tehdide karşı savunma siyaseti olarak değil, toplumsal sorunların nasıl çözüleceğine ilişkin bir mücadele olarak da ele alınmalıdır.

EMEK, GÖÇ VE ENTERNASYONALİZM Bugünün işçi sınıfı geçmişteki biçimleriyle aynı değildir. Çalışma yaşamı daha parçalı, heterojen ve uluslararası hâle gelmiştir. Göçmenler de Almanya’daki üretimin ve hizmet sektörlerinin dışında duran geçici unsurlar değil, işçi sınıfının kalıcı parçalarıdır.

Bu nedenle yerli ve göçmen emekçileri birbirinin rakibi olarak konumlandıran siyasal anlayış, ekonomik rekabetin gerçek nedenlerini görünmez hâle getirebilir. Ücretlerin baskılanması, çalışma koşullarının kötüleşmesi veya sosyal hizmetlerin yetersizliği yalnızca göç hareketleriyle açıklanamaz; üretim yapısı, bölüşüm ilişkileri, kamu politikaları ve sermayenin çalışma hayatındaki pazarlık gücü de bu süreçlerin parçasıdır. Daha temel mesele, emek gücünün farklı hukuki ve toplumsal statülere ayrıştırılmasının sınıfsal pazarlık gücünü nasıl etkilediğidir.

Çalışanların “yerli” ve “yabancı”, “güvenceli” ve “güvencesiz”, “vatandaş” ve “geçici” gibi kategoriler üzerinden birbirinden ayrılması, ortak maddi çıkarların siyasal olarak kurulmasını zorlaştırabilir. Enternasyonalizm bu nedenle yalnızca ahlaki bir dayanışma çağrısı değildir. Sermayenin uluslararası ölçekte hareket ettiği ve emeğin farklı statüler üzerinden birbirine karşı rekabete sokulabildiği bir ekonomide, ortak maddi çıkarların kurulması aynı zamanda siyasal bir zorunluluktur.

Ücret, kira, sosyal güvenlik, eğitim, göç, enerji ve ekolojik dönüşüm bu nedenle birbirinden kopuk sorunlar değildir. Bunların tümü, ekonomik kaynakların ve toplumsal risklerin kim tarafından üstlenildiği ve toplumsal üretimin sonuçlarının nasıl bölüşüldüğü sorusuyla ilişkilidir. SONUÇ: "BİR DAHA ASLA"YI TOPLUMSAL PRATİĞE ÇEVİRMEK Almanya’nın Nazi geçmişiyle hesaplaşmasının kazanımları korunmalıdır.

Holokost’un hatırlanması, Nazi suçlarının belgelenmesi ve faşizmin tarihsel sonuçlarının öğretilmesi demokratik kültürün vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak tarihsel hafıza tek başına faşizmin yeniden güç kazanmasını engelleyemez. Çünkü geçmişin siyasal anlamı, bugünün toplumsal koşulları içinde yeniden üretilir.

AfD’nin yükselişini anlamak için Nazi geçmişi, birleşme sonrası toplumsal kırılmalar, neoliberal ekonomik dönüşüm, emeğin parçalanması, sosyal devletin dönüşümü ve günümüzdeki ekonomik belirsizlikler birlikte değerlendirilmelidir. Bu süreçlerin hiçbiri tek başına belirleyici değildir. Asıl mesele, bu çelişkilerin hangi siyasal anlatılar tarafından anlamlandırıldığı, hangi antagonizmalar üzerinden temsil edildiği ve insanların hangi siyasal ilişkiler içinde örgütlendiğidir.

Bu nedenle ekonomik kriz ile sağ popülizm arasında doğrudan bir nedensellik kurmak kadar, tarihsel hafızanın tek başına demokratik bir güvence oluşturduğunu varsaymak da yetersizdir. Toplumsal krizlerin siyasal sonucu, bu krizlerin nasıl temsil edildiği ve hangi kolektif çıkarlar etrafında örgütlendiğiyle bağlantılıdır. “Bir daha asla” bu nedenle yalnızca geçmişe verilmiş bir söz olarak kalmamalıdır.

Aynı zamanda insanların ekonomik korkularının birbirlerine karşı yöneltilmesine izin vermeyen, toplumsal sorunların günah keçileri üzerinden açıklanmasına karşı çıkan ve ortak maddi çıkarların kolektif bir siyasal kapasiteye dönüşebileceği demokratik ilişkilerin kurulmasını ifade etmelidir. Faşizme karşı mücadelede belirleyici soru yalnızca insanların faşizme karşı olup olmadığı değildir. Daha temel soru, insanların yaşadıkları güvencesizlik, eşitsizlik ve gelecek korkusunu hangi siyasal çerçevede anlamlandıracakları ve bu deneyimlerin hangi kolektif özne etrafında örgütleneceğidir.

Toplumsal öfke örgütsüz bırakıldığında, onu başka toplumsal gruplara yönelten siyasal güçler ortaya çıkabilir. Aynı maddi deneyimler ortak çıkarlar temelinde örgütlendiğinde ise farklı bir siyasal yön kazanabilir. Bu nedenle mesele yalnızca öfkenin varlığı değil, onun hangi siyasal ilişki ve örgütlenme biçimleri içinde kolektif bir güce dönüştüğüdür.

Dipnotlar [1] Edgar Wolfrum, „Geschichte der Erinnerungskultur in der DDR und BRD“, Bundeszentrale für politische , 26.08.2008. Wolfrum, Federal Almanya’da Nazi geçmişiyle hesaplaşmanın başlangıçta sınırlı ve tartışmalı olduğunu, özellikle 1950’lerin sonlarından ve 1960’lardan itibaren kamusal hesaplaşmanın yoğunlaştığını; DDR’de ise antifaşizmin devlet doktrini hâline geldiğini ele almaktadır. [2] Die Bundeswahlleiterin, Bundestagswahl 2025 – Ergebnisse Deutschland, Wiesbaden 2025; Die Bundeswahlleiterin, Baden-Württemberg – Landtagswahl 2026, Wiesbaden 2026.

Federal Meclis seçimlerinin kesin sonuçlarına göre AfD 2025’te ikinci oyların yüzde 20,8’ini aldı. Baden-Württemberg’de 2026 eyalet seçimlerinde AfD yüzde 18,8 oranında ikinci oy aldı. [3] Bundeszentrale für politische , „Juristische Aufarbeitung nationalsozialistischer Verbrechen“.

Kaynak, 1945 sonrasında Nazi suçlarının hukuki takibinin karmaşık ve yavaş ilerleyen bir süreç olduğunu; Batı ve Doğu Almanya’daki hukuki süreçlerin Soğuk Savaş koşulları ve siyasal hesaplaşmalar tarafından etkilendiğini belirtmektedir. Ayrıca Federal Almanya’da Nazi dönemindeki personel sürekliliklerinin uzun süre sınırlı biçimde ele alındığına dikkat çekmektedir. [4] Bundeszentrale für politische , „Der lange Weg zur Einheit – Die Entwicklung der Arbeitslosigkeit in Ost- und Westdeutschland“ ve „Strukturwandel nach Entindustrialisierung“.

Kaynaklar, birleşme sonrasında Doğu Almanya’da sanayide ve istihdamda yaşanan hızlı daralmayı ve bunun işsizlik, nüfus hareketleri ve ekonomik yeniden yapılanma üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele almaktadır. [5] Hartmut Seifert, „Was bringen die Hartz-Gesetze?“, Aus Politik und Zeitgeschichte, Bundeszentrale für politische Bildung, 12.04.2005. Seifert, Hartz reformlarının işgücü piyasasını daha az sosyal güvenceli çalışma biçimlerine doğru dönüştürdüğünü tartışmaktadır.

[6] Alexander Häusler, „Die AfD: Werdegang und Wesensmerkmale einer Rechtsaußenpartei“, Bundeszentrale für politische Bildung, 25.06.2018. Häusler, AfD’nin kuruluş dönemindeki ulusal ve ekonomik liberal yöneliminden sonraki siyasal dönüşümünü ve özellikle 2015 sonrasında mülteci ve göç tartışmasının parti siyasetindeki merkezi konumunu ele almaktadır. Bölgesel eşitsizlikler ve kamu hizmetleriyle AfD’nin seçim başarısı arasındaki ilişki için ayrıca bkz.

Bastian Heider / Tessio Novack / Pauline Scheunert / Benjamin Scholz, Antidemokratische Wahlerfolge im ungleichen Deutschland. Demokratiestützende Aspekte der Daseinsvorsorge, Friedrich-Ebert-Stiftung, Bonn 2025. Kaynakça • Bundeszentrale für politische : Erinnerungskultur.

Bonn.• Wolfrum, Edgar: Geschichte der Erinnerungskultur in der DDR und BRD. Bundeszentrale für politische Bildung, 2008.• Bundeszentrale für politische : Juristische Aufarbeitung nationalsozialistischer Verbrechen. Bonn.• Bundeszentrale für politische : Der lange Weg zur Einheit – Die Entwicklung der Arbeitslosigkeit in Ost- und Westdeutschland.

Bonn.• Bundeszentrale für politische : Strukturwandel nach Entindustrialisierung. Bonn.• Seifert, Hartmut: Was bringen die Hartz-Gesetze? In: Aus Politik und Zeitgeschichte, Bundeszentrale für politische Bildung, 2005.• Häusler, Alexander: Die AfD: Werdegang und Wesensmerkmale einer Rechtsaußenpartei.

Bundeszentrale für politische Bildung, 2018.• Heider, Bastian / Novack, Tessio / Scheunert, Pauline / Scholz, Benjamin: Antidemokratische Wahlerfolge im ungleichen Deutschland. Demokratiestützende Aspekte der Daseinsvorsorge. Friedrich-Ebert-Stiftung, Bonn 2025.• Die Bundeswahlleiterin: Bundestagswahl 2025 – Ergebnisse Deutschland.

Wiesbaden 2025.• Die Bundeswahlleiterin: Baden-Württemberg – Landtagswahl 2026. Wiesbaden 2026.

İlgili Haberler