Bir çayırdan kuşakların hafızasına: Derbinin 117 yılı
Galatasaray ile Fenerbahçe’nin 1909’da başlayan rekabeti, yarın yeni bir sayfa açıyor. Bir hazırlık maçından ülkenin en büyük futbol buluşmalarından birine dönüşen derbinin tarihinde, farklı galibiyetler kadar geri...
Galatasaray ile Fenerbahçe’nin 1909’da başlayan rekabeti, yarın yeni bir sayfa açıyor. Bir hazırlık maçından ülkenin en büyük futbol buluşmalarından birine dönüşen derbinin tarihinde, farklı galibiyetler kadar geri dönüşler, şampiyonluk finalleri ve rakibinin formasını giyerek vedalaşan efsaneler de var. Bir taraftar için 6 Kasım yalnızca takvimdeki bir gün değil.
Bir başkası için 12 Mayıs, golsüz biten bir maçtan çok daha fazlasını anlatır. Kimi bir bayrağı hatırlar, kimi ağları delerek dışarı çıkan topu. Galatasaray ile Fenerbahçe’nin hikâyesinde bazı tarihler, onları yaşayanların çocuklarına anlattığı aile hatıralarına dönüşür.
Yarın RAMS Park’ta saat 21.30’da başlayacak karşılaşma da böyle bir geçmişin üzerine eklenecek. Sahaya çıkacak futbolcular bir lig maçını kazanmak için mücadele ederken tribünler, 117 yıllık bir rekabetin bütün hatıralarını beraberinde getirecek. Bu hikâyenin başında ne dev tribünler ne de ülkeyi ekran başına toplayan bir yayın vardı.
Galatasaray, 1905’te Ali Sami Yen ve arkadaşlarının okulda kurduğu takımdı. Fenerbahçe ise 1907’de Kadıköy’de doğmuştu. Henüz kuruluşlarının ilk yıllarındaki iki kulüp, 17 Ocak 1909’da Papazın Çayırı olarak bilinen sahada karşı karşıya geldi.
Bugün Fenerbahçe’nin stadının bulunduğu yerde oynanan hazırlık maçını Galatasaray 2-0 kazandı. İlk düdük, ileride ne büyüklükte bir rekabetin başlangıcı sayılacağından habersiz çalmıştı. İlk yıllarda üstünlük Galatasaray’daydı.
12 Şubat 1911’de İstanbul Ligi’nde alınan 7-0’lık galibiyet, rekabetin en farklı sonucu olarak kayıtlara geçti. Fenerbahçe’nin ilk galibiyeti ise 4 Ocak 1914’te geldi. Sarı-lacivertliler, İstanbul Ligi karşılaşmasını 4-2 kazanarak rakibi karşısındaki ilk dönem suskunluğunu sona erdirdi.
Rekabet büyürken sertliğin hafızaya kazındığı günler de yaşandı. 23 Şubat 1934’te Taksim Stadı’ndaki İstanbul Ligi maçı, skor 0-0 iken çıkan kavga nedeniyle yarıda kaldı. Olayların ardından iki takımın çok sayıda futbolcusu cezalandırıldı.
Bu karşılaşma, derbi tarihinin en ağır gerilimlerinden biri olarak anılacaktı. 117 yıllık rekabet boyunca sahanın içinde birçok gerilim yaşandı ve muhtemelen yaşanacak da ancak aynı tarihin içinde dostluklar ve rakibine duyulan saygı da var. 1959’da rekabet, yeni kurulan Milli Lig’in ilk şampiyonunu belirleyecek noktaya geldi.
İki gruplu organizasyonda Galatasaray Kırmızı Grup’u, Fenerbahçe Beyaz Grup’u birinci tamamladı. Şampiyonluk için iki final maçı oynanacaktı. İlk randevu, 10 Haziran’da Dolmabahçe’deydi.
O gün Metin Oktay’ın vuruşu, maçın sonucundan daha uzun ömürlü bir hatıra bıraktı. Top, Fenerbahçe kalecisi Özcan Arkoç’un koruduğu kalenin ağlarını delerek dışarı çıktı. Galatasaray ilk maçı 1-0 kazandı.
Ancak dört gün sonra aynı finalin başka bir hikâyesi yazıldı: Fenerbahçe, rövanştan 4-0 galip ayrılarak Millî Lig’in ilk şampiyonu oldu. Bir tarafın hafızasında Metin’in golü, diğerinde şampiyonluğu getiren dört gol kaldı. Metin Oktay, 18 Aralık 1960’taki derbide de başroldeydi.
Galatasaray’ın İnönü Stadı’nda 5-0 kazandığı maçta dört gol attı. Bu sonuç, sarı-kırmızılıların 1959’da başlayan lig tarihinde Fenerbahçe karşısındaki en farklı galibiyetiydi. Fakat Metin Oktay’ın derbiye bıraktığı miras, yalnızca attığı gollerden oluşmayacaktı.
23 Ağustos 1969’daki jübilesinde Metin Oktay Fenerbahçe, Can Bartu ise Galatasaray forması giydi. İki yıldız, ilk on dakikadan sonra kendi takımlarının formalarına döndü. Bu görüntü, bugün bile rekabetin başka türlü de yaşanabileceğini anlatmaya yetiyor.
Rakibinin formasını giymek, o gün bir vedanın ve karşılıklı saygının parçasıydı. Yıllar geçtikçe derbi, bir şehrin sınırlarını aşarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir futbol alışkanlığına dönüştü. Yeni oyuncuların önüne eski maçlar konuldu.
Her farklı yenilgiye geçmişten bir galibiyetle karşılık verildi. Bazen de tek bir karşılaşma, kendinden önce yapılan bütün hesapları geçersiz bıraktı. 5 Haziran 1983’te Ali Sami Yen Stadı’nda oynanan lig maçı bunlardan biriydi.
Galatasaray, ilk yarısını 3-1 önde kapattığı karşılaşmada farkı üç gole çıkardı. Fenerbahçe geri döndü ve maç 4-4 bitti. Son düdükte iki takım birer puan almıştı ama sahadan aynı duyguyla ayrılmamıştı.
Bir taraf kaçan galibiyeti, diğeri yenilgiden çıkardığı beraberliği hatırlayacaktı. İlk yarı Galatasaray’ın, ikinci yarı Fenerbahçe’nin.Tanju Çolak ve Hasan Vezir’den üçer gol. Altı yıl sonra aynı statta daha da çarpıcı bir geri dönüş yaşandı.
3 Mayıs 1989’daki Türkiye Kupası çeyrek final rövanşında Galatasaray, Tanju Çolak’ın üç golüyle devreyi 3-0 önde tamamladı. İkinci yarıda Fenerbahçe dört gol attı. Hasan Vezir’in üç golle öne çıktığı karşılaşma 4-3 bitti.
İlk yarının sonunda neredeyse bitmiş denilen maç, derbinin en büyük geri dönüşlerinden birine dönüştü. Hikâyenin devamı da en az o maç kadar dikkat çekiciydi. Hasan Vezir, aynı yıl Galatasaray’a geçti.
16 Aralık 1989’da eski takımına karşı attığı gol, sarı-kırmızılılara 1-0’lık galibiyet getirdi. Birkaç ay içinde aynı futbolcu, rekabetin iki tarafında da maçın kaderini değiştirmişti. Derbi, transferlerle birlikte bazen aynı yüzü bambaşka duygularla karşılıyordu.
1996’da ise bir futbolcunun golüyle bir teknik direktörün hareketi hafızalara yerleşti. Galatasaray, Türkiye Kupası finalinin ilk maçını Dean Saunders’ın golüyle 1-0 kazandı. 24 Nisan’daki Kadıköy rövanşında Fenerbahçe, Aykut Kocaman’ın golüyle karşılık verdi.
Normal süre bu skorla bitince uzatmalar oynandı. Saunders’ın beraberlik golü, kupayı Galatasaray’a götürdü. Ancak finalin en çok hatırlanan görüntüsü son düdükten sonra geldi.
Graeme Souness, Galatasaray bayrağını orta noktaya dikti. Sarı-kırmızılıların bir simgeye dönüştürdüğü, Fenerbahçelilerin ise tepki gösterdiği o hareket, zamanla maçın önüne geçti. Saunders’ın iki karşılaşmada attığı goller kupayı kazandırmıştı Souness’ın bayrağı ise finalin kuşaklar boyunca anlatılacak görüntüsü oldu.
Rekabetin yüksek skorlu maçları yeni yüzyılda da sürdü. 7 Şubat 2001’de Kadıköy’deki Türkiye Kupası yarı finalinde bu kez geri dönüşü Galatasaray yaptı. Fenerbahçe’nin 4-2 öne geçtiği karşılaşmanın normal süresi 4-4 tamamlandı.
Uzatmalarda eşitlik bozulmadı finale penaltı atışlarıyla Fenerbahçe yükseldi. 1983 ve 2001’deki iki 4-4, seri penaltı atışları dışarıda tutulduğunda, rekabetin en gollü maçları olarak öne çıktı. Bir yıl sonra, bu kez beraberlikle dengelenemeyecek kadar ağır bir skor çıktı ortaya.
6 Kasım 2002’de Fenerbahçe, Galatasaray’ı Kadıköy’de 6-0 yendi. Tuncay Şanlı, Ariel Ortega, iki kez Serhat Akın, Ceyhun Eriş ve Ümit Özat’ın golleri, sarı-lacivertlilere rakipleri karşısındaki en farklı galibiyeti getirdi. Bu sonuç aynı zamanda iki takımın 1959’da başlayan lig rekabetindeki en büyük farktı.
6-0, yıllar içinde bir maç sonucunun ötesinde, taraftarların birbirleriyle kurduğu rekabetin parçasına dönüştü. Fakat derbi tarihinin hiçbir sayfası tek bir skorla kapanmadı. 11 Mayıs 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadı’ndaki Türkiye Kupası finalini Galatasaray 5-1 kazandı.
Franck Ribery’nin golü ve Necati Ateş’e hazırladığı pozisyon, sarı-kırmızılıların erken üstünlüğünde belirleyici oldu. Bu kez farklı galibiyetin sonunda bir kupa da vardı. Kadıköy ise bütün bu yıllar boyunca başlı başına bir hikâye biriktiriyordu.
Galatasaray, 22 Aralık 1999’daki 2-1’lik galibiyetin ardından rakibinin sahasında uzun süre kazanamadı. Yıllar değişti, kadrolar değişti her yeni deplasmanın önüne önce o seri konuldu. Fenerbahçe’nin evindeki üstünlüğü, derbi manşetlerinin değişmezlerinden biri haline geldi.
Bu dönemin en çarpıcı karşılaşması ise golsüz bitti. 12 Mayıs 2012’de Süper Final’in son haftasında iki takım Kadıköy’de şampiyonluk için karşılaştı. Galatasaray, normal sezonu Fenerbahçe’nin dokuz puan önünde bitirmişti.
Puanların yarıya indirildiği Süper Final’in ardından şampiyonun adı son maça kalmıştı. 0-0’lık sonuç Galatasaray’a yetti. Sarı-kırmızılılar, rakiplerinin sahasında şampiyonluğu kutladı.
Aynı gece iki ayrı hafızada farklı biçimde yer buldu: Fenerbahçe evindeki yenilmezliğini korumuş, Galatasaray ise istediği şampiyonluğu almıştı. Bir maçın yalnızca galibiyet, beraberlik ve yenilgilerden okunamayacağını gösteren en güçlü örneklerden biri bu karşılaşma oldu. GALATASARAY'IN KADIKÖY'DE GALİBİYET ALAMADAN GEÇİRDİĞİ MAÇ SAYISI Galatasaray’ın Kadıköy’deki galibiyet bekleyişi, 23 Şubat 2020’de sona erdi.
Fenerbahçe, Max Kruse’nin penaltısıyla öne geçti. Ryan Donk, Radamel Falcao ve Henry Onyekuru’nun golleri skoru 3-1’e çevirdi. Sarı-kırmızılılar, 1999’daki galibiyetlerinden sonra aynı deplasmanda oynadıkları 23 resmi maçlık kazanamama dönemini kapattı.
Yirmi yılı aşan bir seri, bir akşamda tarihe dönüştü. Yakın dönemin hafızasında, futbolun geri planda kaldığı bir final de bulunuyor. 7 Nisan 2024’te Şanlıurfa’da oynanan Süper Kupa maçına U19 takımıyla çıkan Fenerbahçe, karşılaşmanın başında sahadan çekildi.
Kulüp, kararını futbol düzenine yönelik protestosuyla açıkladı. TFF kayıtlarına sonuç Galatasaray lehine 3-0 hükmen galibiyet olarak geçti. Bu, sahada doksan dakika sonunda oluşmuş bir skor değil.
Derbinin istatistiklerine bakarken unutulmaması gereken ayrıntılardan biri. Aynı yılın 19 Mayıs’ında ise sahadaki mücadele yeniden başrole geçti. Fenerbahçe, erken bölümde on kişi kaldığı deplasman maçında Galatasaray’ı 1-0 yendi.
Eksik kalmanın maçı bitirmediği, ev sahibi olmanın sonucu garanti etmediği bir başka derbi oynanmıştı. 2026’da iki kulüp, yeni hatıralar da ekledi. 10 Ocak’taki Süper Kupa finalinde Fenerbahçe 2-0 kazandı.
26 Nisan’daki lig karşılaşmasında ise Galatasaray sahasından 3-0 galip ayrıldı. Aynı yılın iki farklı organizasyonunda, kupa sevinci iki tarafa da uğradı. Yarınki maçın önünde bu yüzden yalnızca puan cetveli durmuyor.
Metin Oktay’ın vuruşu, Hasan Vezir’in golleri, Saunders’ın uzatmadaki eşitliği, Kadıköy’deki bayrak, 6-0 ve şampiyonluk getiren 0-0 da duruyor. Her kuşak, kendi derbisini bu büyük hikâyenin merkezine koyuyor. Yine de bütün bu tarihin içinden yalnızca bir görüntü seçmek gerekse, Metin Oktay ile Can Bartu’nun birbirlerinin formasını giydiği on dakikayı unutmamak gerekir.
Çünkü bu rekabeti yaşatan şey, rakibi yenme isteği kadar onunla yeniden karşılaşabilmek. Yarın son düdük çaldığında bir sonuç daha kayda geçecek. O sonucun yıllar sonra nasıl anlatılacağını ise yalnızca skor değil, sahada ve tribünde yaşananlar belirleyecek.



