25 October 2026, Sunday
Basın özgürlüğü artık halkın varlık-yokluk meselesidir
Ekonomi

Basın özgürlüğü artık halkın varlık-yokluk meselesidir

Tezcan Durna Türkiye’de basın özgürlüğünün içine sürüklendiği yıkımı yalnızca gazetecilere açılan davalar, tutuklamalar, erişim engelleri ve kayyum müdahaleleriyle açıklamak, buzdağının görünen kısmını bütünün kendisi...

Tezcan Durna Türkiye’de basın özgürlüğünün içine sürüklendiği yıkımı yalnızca gazetecilere açılan davalar, tutuklamalar, erişim engelleri ve kayyum müdahaleleriyle açıklamak, buzdağının görünen kısmını bütünün kendisi sanmaktır. Gazetecinin bağımsızlığını, haber kuruluşunun ekonomik varlığını ve yurttaşın hakikate erişme imkânını aynı anda aşındıran bir iktidar ve sermaye düzeniyle karşı karşıyayız.  Bu düzen AKP ile başlamadı. Türkiye’de medya, 1980 sonrasında neoliberal politikalarla bankacılık, enerji, inşaat ve finans alanlarında faaliyet gösteren büyük sermaye gruplarının yatırım ve pazarlık aracına dönüştürüldü.

Haber, yurttaşın hakkı olmaktan çıkarılıp satılabilir bir metaya; medya kuruluşuysa sahibinin başka sektörlerdeki çıkarlarını koruyan bir işletmeye benzetildi. AKP bu yapıyı hazır buldu, fakat siyasal sadakati ekonomik varoluşun koşuluna dönüştürerek yeniden örgütledi.  İlk yıllardaki liberal demokrasi vaatleri ve sermayeyle pragmatik ittifaklar, 2007 sonrasında açık bir disiplin ve tasfiye siyasetine evrildi. Vergi cezaları, TMSF müdahaleleri, kamu ihaleleri, krediler ve reklam kaynakları medya sahipliğinin yeniden dağıtılmasında kullanıldı.

Sabah-ATV’nin el değiştirmesinden Doğan Medya Grubu’nun 2018’de Demirören’e devrine uzanan süreç, yalnızca patronların değişmesi değil, kurumsal özerkliğin daraltılarak medya sahipliğinin siyasal iktidara bağlı bir taşeron işletmeye dönüştürülmesiydi.  Bu dönüşümün en yıkıcı sonuçlarından biri haber odalarında yaşandı. Sendikasızlaştırılan, güvencesiz çalıştırılan, işsiz kalma korkusuyla yaşayan gazeteciden patronun ve iktidarın çıkarlarına karşı cesaretle haber yapmasını beklemek, özgürlüğü bireysel kahramanlığa indirgemektir. Oysa otosansür, çoğu zaman kişisel bir zaaf değil, örgütsüzlüğün ve ekonomik bağımlılığın kurumsallaşmış sonucudur.  Bugün bu kuşatmaya dijital platformların ekonomik tahakkümü de eklendi.

Bağımsız yayınlar siyasal ve hukuki baskıyla boğuşurken okura ulaşmak için küresel teknoloji şirketlerinin algoritmalarına bağımlı hâle geliyor. Gazete Duvar’ın 2025’te ekonomik güçlükler ve dijital trafik kayıpları eşliğinde kapanması, piyasanın görünmezleştirme mekanizmalarının da gazeteciliği nasıl savunmasız bıraktığını gösterdi. T24’e erişim engeli ve Halk TV’ye kayyum müdahalesi ise farklı baskı araçlarının aynı sonuca yöneldiğini gösteriyor: Bağımsız haberin üretilip yurttaşa ulaşabildiği alan giderek daha fazla daralıyor.  Ne var ki bu kuşatma karşısındaki toplumsal tepkinin cılızlığı da başlı başına sorgulanmalıdır.

Her gözaltı, tutuklama, erişim engeli ve kayyum müdahalesine karşı yükselen birkaç günlük itirazın ardından hayatın olağan akışına dönülmesi, baskının sürdürülmesini olduğu kadar kanıksanmasını da kolaylaştırıyor. Gazetecilerin ve meslek örgütlerinin direnişi toplumun geniş kesimlerince sahiplenilmedikçe basın özgürlüğünün korunabileceğini sanmak büyük bir yanılsamadır.  Çünkü mesele yalnızca gazetecinin haber yapma hakkı değil, halkın kendi yaşamı ve geleceği hakkında bilgi sahibi olma, karar verme ve itiraz etme hakkıdır. Hakikatin dolaşımının engellendiği, iktidarın denetlenemediği, toplumsal sorunların görünmez kılındığı bir ülkede yaşam hakkının bile güvencede olduğunu kim söyleyebilir?

Basın özgürlüğü, gazetecilere bırakılacak bir meslek meselesi değil, yurttaşların kendi hayatlarına sahip çıkma mücadelesidir. Toplum, her yeni baskıyı uzaktan seyretmek yerine kendi özgürlüğünden ve yaşamından eksiltilen bir parça olarak görmeli; yalnızca düşünmeye değil, örgütlü, sürekli ve kolektif itiraza yönelmelidir. Başka türlü bu girdaptan çıkış yok.  Rejimin bağımsız medyayı tasfiye hareketine karşı: Halk gazetecilerine sahip çıkıyor

İlgili Haberler