Bir tarafım hep bohem kaldı, öğrencilik günlerinden yadigâr; bu yanımdan vazgeçemiyorum. 19. yüzyıl Paris'inde yoksul ama özgür yaşayan sanatçılar arasında epey huzurlu bir yaşamım olurdu.
Bu salaş kafenin penceresinden akıp giden nehre bakarken, içimden şiir dizeleri nehirle birlikte akıyordu sanki. O ânı sabitlemek için manzaranın fotoğrafını çekmek geldi içimden. Sonra uzun zamandır kendi fotoğrafımı da çekmediğimi hatırladım.
Yıllardır ne fotoğraf albümlerine bakıyordum ne telefonumdaki arşive. Anları belleğimdeki izlerle hatırlamayı tercih ediyordum; ya da belki albümler, yaşanan ânın yasını çağrıştırdığı için uzak duruyordum onlardan. Bir daha geri dönemeyeceğim bir âna uzaktan, başka bir gözle bakmak...
Sanırım yaşadığımız her âna bir yas duygusu eşlik ediyor. Bellek üzerine yapılan çalışmalar, anıların sabit birer kayıt olmadığını ortaya koymuştu. Çağrılan anı kısa bir süre yumuşuyor, savunmasız kalıyor ve o günkü halimizle, o günkü ihtiyacımızla yeniden mühürlenebiliyordu. Hatırlamak, arşivden dosya çekmek değil; dosyayı her seferinde yeniden kaleme almak.
Fotoğrafa baktığımızda da aynı şey oluyor: Kare, anının üzerine biniyor; bir süre sonra o günü değil, o günün fotoğrafını hatırlıyoruz. Deniz kenarındaki öğleden sonranın kokusu, sesi, öncesi ve sonrası siliniyor; geriye çerçevenin içi kalıyor. Oysa eskiden fotoğraflardaki görüntülerin bile kokusunu, derinliğini hissettiğimi hatırlıyorum.
Şimdi her yer dolu: tuvalette, asansörde, markette müzik; herkesin elinde her ânı kaydetmeye hazır bir cihaz. Görüntü çoğaldıkça tek tek görüntülere bakışımız kısalıyor; hiçbirinin üzerinde, bir anıyı taşıyacak kadar durmuyoruz artık. Belki bakamamak da bu bollukta başlıyor: Gerçekten bakmayı göze alamadığımız şeyin etrafını, bakmadan geçtiğimiz binlerce görüntüyle dolduruyoruz. Nehrin fotoğrafını çekmekten vazgeçtim.
Çerçeveye ne girerse girsin, deklanşör indiği an başka bir nehir olacaktı; akan şeyin fotoğrafı çekilmiyor. Sonra asıl soru geldi: Bellek dediğim de akmıyor mu? Freud, "Geçicilik Üzerine" adlı kısacık metninde bir yaz günü iki arkadaşıyla çıktığı kır yürüyüşünü anlattı.
Yanındaki genç şair, çiçek açmış vadinin güzelliğine bakıyor ama sevinç duyamıyordu; her güzellikte onun gelecekteki yokluğunu görüyordu. Kış gelecek, bunların hepsi solacaktı. Freud buna şaşırmıştı: Şair, kaybı henüz gerçekleşmeden yaşıyor, yası öne alıyordu ve bu erken yas, eldeki güzellikten alınacak hazzı zehirliyordu.
Yıllar sonra araştırmacılar bu yürüyüşün izini sürdü ve ciddi bir kuşkuya vardı: Yürüyüş belki de hiç yapılmamıştı. Freud ile şairin -Rilke olduğu düşünülür- karşılaşması bir kongrenin kenarında, bir sohbet masasında geçmişti; Freud sahneyi sonradan kurmuş, konuşmayı yazın parlak bolluğunun ortasına kendisi yerleştirmiş olabilirdi. Geçicilik üzerine yazılmış en güzel metin, retuşlanmış bir anının üzerinde duruyor. Bunu Freud'a yakıştıramamak haksızlık olur; bellek zaten böyle çalışır.
Freud'un kendisi buna örtü-anı demişti: Bazı anılar olağanüstü canlıdır ama önemsizdir; asıl katlanılmaz olanı hem gizler hem yerini tutarlar. Bellek geçmişi saklamıyor, yeniden düzenliyor. Hepimiz kendi geçmişimizin editörüyüz; kestiğimiz sahneleri hatırlamayız bile.
O zaman itiraf etmem gereken bir şey var: Albümlere bakmamam, belleğimin daha doğru hatırlamasından değil. Tam tersine - belleğimin kurduğu versiyonu seviyorum; geçmişimin benim yazdığım halini, yalanı pahasına korumak istiyorum. Fotoğraf da geçmişi olduğu gibi saklamıyor elbette; çerçevenin dışındaki her şeyi siliyor.
Ama çerçevenin içinde kalanı da bize yeniden yazdırmıyor. Fotoğrafın bağışlamadığı bu: Retuş tanımıyor, belleğin özenle kurduğu versiyonu çiğneyip ham günü geri getiriyor - o gün gerçekten giydiğimiz kazağı, yüzümüzdeki gerçek yorgunluğu, sonradan güzelleştirdiğimiz odanın gerçek darlığını. Eski fotoğrafa bakamıyoruz; çünkü orada geçmişin bizim yazmadığımız hali duruyor. Proust bu bakışı bir sahneye sıkıştırdı.
'Guermantes Tarafı'nda anlatıcı, haber vermeden eve döner ve büyükannesini onu henüz fark etmediği bir anda görür: Sevginin filtresi devreye giremeden, bir fotoğraf makinesinin göreceği gibi. Karşısında her zamanki büyükannesi yoktur; kanepede oturmuş, düşüncelerine dalmış, yorgun, yaşlı bir yabancı vardır. Anlatıcı o an, sevdiklerimize hiçbir zaman çıplak gözle bakmadığımızı anlar.
Onları hep hafızamızın üzerlerine giydirdiği eski hallerinden tanırız. Fotoğraf o giysiyi hızla soyar. Otto Rank'in gösterdiği gibi, insan kendi kopyalarını ölüme karşı bir güvence gibi üretir. Aynadaki suret, yaptırdığı portre, çektirdiği fotoğraf, hepsi aynı avuntuyu taşır: Ben çoğaldıkça yok olmam.
Ama kopya bir yerden sonra tersine döner; beni yaşatacak olan şey, bensiz de var olabildiğini gösterir. Albümlerdeki genç yüzüm de öyle: Bana en çok benzeyen ve artık hiçbir yerde bulunmayan biri. Ona uzun bakamıyorum; orada bir kanıt gibi değil, bir haberci gibi duruyor. Salaş kafenin penceresinden nehre bakarken, her şeyin kokusunu ve rengini belleğime kazımaya çalışırken, güzel yaşlanmış bir kadın geçti sokaktan, bağırarak: "Kimse kaçamayacak!" Neyden kaçılamayacağını söylemedi.
Fotoğrafını çekmedim.