Aynı kuşağın iki kadını: Sinem ve Elif
Berlin’den gelen seçim sonuçları, Avrupa genelinde giderek tırmanan aşırı sağ dalganın yarattığı karamsar atmosferde dikkat çekici bir kırılmaya işaret etti. Sol adına yarışa giren Elif Eralp, oyların önemli bir kısmını...
Berlin’den gelen seçim sonuçları, Avrupa genelinde giderek tırmanan aşırı sağ dalganın yarattığı karamsar atmosferde dikkat çekici bir kırılmaya işaret etti. Sol adına yarışa giren Elif Eralp, oyların önemli bir kısmını alarak Berlin eyaletinde tarihi bir başarıya imza attı. Ancak bu zaferi yalnızca Eralp’in göçmen kökenli kimliğine bağlamak, ortaya çıkan toplumsal dinamiği eksik değerlendirmek olur.
Sol Parti, Berlin seçmenini soyut kavramlar veya sloganlarla değil, kontrolden çıkan kira krizine, derinleşen barınma sorununa ve tırmanan hayat pahalılığına karşı önerdiği somut, kamu odaklı projelerle ikna etti. Bu tablo, siyasette sıklıkla “değişmez” kabul edilen seçmen bloklarının aslında sanıldığı kadar katı olmadığını bir kez daha gösterdi. Yıllarca muhafazakâr partilere oy vermiş kitlelerin veya siyasetten umudunu kesip sandığa gitmeyenlerin bu kez sola yönelmesi tesadüf değil. Yükselen enflasyon ya da barınma ihtiyacı gibi gündelik maddi krizler, insanlarda otomatik olarak siyasi bir bilinç oluşturmaz.Geçim derdine düşen birine yaşadığı sıkıntının kaynağını ve sorumlusunu gösteren şey siyasetin ta kendisidir. Bugün dünyada aşırı sağ, derinleşen ekonomik krizlerin ve mülkiyet odaklı sömürünün üzerini örtmek için suçu göçmenlere yüklüyor.
Zenginlerin ve sermayenin düzenine dokunmadan, yoksullaşan kitlelerin biriken öfkesini en zayıf kesimlere yönlendiriyor. Tam da bu noktada, halkın doğrudan gündelik yaşamına temas eden somut kamucu politikalar sahneye çıktığında, aşırı sağın ürettiği o illüzyon da dağılmaya başlıyor. *** Berlin’deki seçim sonuçları ve Elif Eralp’in başarısı, zihnimde Üsküdar’ı ve Sinem Dedetaş’ın kamucu belediyecilik pratiğini çağrıştırıyor. Karşımızda aynı kuşağın, aynı tarihsel zaman diliminin şekillendirdiği, ancak birbirinden tamamen farklı coğrafyalarda farklı hayatlar süren iki genç kadın duruyor.
Elif Eralp de Sinem Dedetaş da 1981 doğumlu. Yani 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından dünyaya gelmiş, iyi eğitimler almış, mesleki ve siyasi alanlarında ilk olmayı başarmış idealist isimler. Biri göçmen bir ailenin çocuğu olarak büyüdüğü Almanya’da kamu yararını merkeze koyarak büyük bir siyasi başarı kazandı.
Diğeri ise doğup büyüdüğü topraklarda; önce Gemi Mühendisleri Odası’nın, ardından Şehir Hatları’nın ilk kadın yöneticisi oldu ve son olarak Üsküdar’da 30 yıldır süregelen rant ve ayrıcalık düzenini değiştirerek ilçenin ilk kadın belediye başkanı seçildi. Ancak sizin bu yazıyı okuduğunuz gün itibarıyla, Üsküdar’ın seçilmiş başkanı Sinem Dedetaş tam 58 gündür cezaevinde. Dedetaş’ın Üsküdar’da kısa sürede yakaladığı toplumsal karşılık da tıpkı Berlin örneğinde olduğu gibi, halkın temel yaşam ihtiyaçlarına doğrudan dokunan kamusal hizmetlerden kaynaklanıyordu. Göreve gelir gelmez hayata geçirdiği emeklilere pazar desteği, öğrencilere sağlanan fatura katkıları, ücretsiz HPV aşısı sunan kadın sağlığı merkezleri, mahalle kreşleri ve geçmiş dönemde vakıflara bedelsiz tahsis edilen kamu mülklerinin yeniden belediyeye ve halkın kullanımına kazandırılması…vb. Berlin, tarihsel olarak solun güçlü olduğu bir kent; dolayısıyla Die Linke’nin başarısı sıfırdan bir oy kaymasıyla açıklanamaz.
Ancak orada belirleyici olan, solun geleneksel sınırlarını aşarak muhafazakâr seçmene de dokunan somut ve halkçı bir programa dayanmasıydı. Üsküdar’da ise 30 yıllık muhafazakâr yönetim anlayışının ardından halkın gündelik hayatına temas eden, şeffaf ve toplum yararını gözeten bu kamucu icraat doğrudan karşılık buldu. *** Günümüzde halkın gıdaya, barınmaya, sağlığa ve ulaşıma erişimini kararlılıkla savunmak; kamuya ait mülkleri dar bir kesimin rant alanından çıkarıp toplumun ortak kullanımına sunmak sermaye çevrelerince “radikal” bir tutum olarak nitelendiriliyor.
Oysa bu uygulamalar, ayrıcalıklı kesimler için sarsıcı olsa da geniş kitleler için en temel ve insani haktır. Ilımlı merkez siyasetin toplumsal krizlere çözüm üretemediği ve alan kaybettiği bir zamanda, kitlelerin ihtiyaç duyduğu şey tam da bu net ve tavizsiz kamuculuktur. Elif Eralp’in Berlin’deki başarısı da Sinem Dedetaş’ın Üsküdar’da kurmaya çalıştığı hat da aynı hakikate işaret ediyor: Şehirlerin kaderi ve insanların siyasal tercihleri değişmez değildir. Mesele, kitlelerin gündelik yaşamdaki sıkışmışlığına soyut vaatlerle değil, halkın hayatını kolaylaştıran somut hizmetlerle yanıt verebilmektir.
Dedetaş’ın bugün hapishanede olması, kurulan bu kamucu bağın ve yıllardır süregelen rant düzenine vurulan darbenin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Ancak halka ait olanı yeniden halka devretme iradesi, idari ve hukuki sınırları aşacak kadar güçlü, somut ve dönüştürücü bir gerçekliktir.



