Ekonomi

Anlatılan bizim hikâyemiz değil! – 1

Edebiyat yazılarına bu hafta da devam edeceğim. Çünkü, BirGün’de son bölümü geçen hafta yayımlanan “Romanın/Edebiyatın Geri Dönüşü mü?” başlıklı seri yazılarımı kaleme alırken, içimde hem “eksik” bırakmama duygusunu hem...

2 okuma

Edebiyat yazılarına bu hafta da devam edeceğim. Çünkü, BirGün’de son bölümü geçen hafta yayımlanan “Romanın/Edebiyatın Geri Dönüşü mü?” başlıklı seri yazılarımı kaleme alırken, içimde hem “eksik” bırakmama duygusunu hem de “haksızlık” yapmama dikkatini taşıdım. Beş bölümden oluşan bu yazılar bir tartışmayı kışkırttığı gibi, “kaza kurşunu” riskini de taşıyan bir alanda dolaşıyordu.

Sorun olmadığını sanıyorum, ancak “eksiklik” duygusunu aşmak kolay değil. O nedenle okuduğunuz bu yazıyı, daha öncekileri tamamlayıcı bir bölüm olarak değerlendirmenizi isterim. Bağımsız ve tamamlayıcı bir yazı…  Entelektüel iklimde, edebiyat ortamında ve ideolojik alanda yaşanan liberal kirlenmeye; dahası, yeni gericiliğin felsefesi diyebileceğimiz post-modern bozulmanın yıkıcı etkisine karşı mücadele, hem cesaret hem özen hem de özel bir çaba gerektiriyor.  Böyle bir entelektüel cesarete ve yetkinliğe sahip yazılardan biri BirGün Kitap Eki’nin Eylül sayısında geldi.

Edebiyat kuramcısı ve eleştirmen A. Ömer Türkeş’in 12 Eylül romanlarına ayrılan sayıdaki yazısı çok çarpıcı saptamalar içeriyor. Daha önemlisi, yayın dünyasında genel kabul gören bir yazar olduğuna kimsenin itiraz etmeyeceği A.

Ömer Türkeş, deyim uygunsa Eylülist edebiyatın sefaletini ortaya koyuyor, adeta “yeter” diyor. Türkeş’in, “12 Eylül Romanları Özelinde Tarih-Edebiyat-Hafıza” başlıklı makalesini sevinçle karşıladım. Benim yazılarımın bir tür doğrulanması ya da sağlaması gibi aldım.

Silivri’den sevgiyle selamlarımı iletiyorum. Bana da yazımı tamamlama fırsatı sağladı.  A. Ömer Türkeş, özenli ve incelikli yazısında sadece 12 Eylül sonrasına dair bir değerlendirme yapmıyor.

Çok doğru bir yaklaşımla “entelektüel bir pratik olarak edebiyat ortamının 70’lerin ikinci yarısından 12 Eylül 1980 darbesine, oradan günümüze” uzayan bir perspektifle değerlendiriyor. Ayrıntılarına gireceğim.  EDEBİYATIN DOKUNUŞU Türkiye, 12 Mart 1971 darbe ortamından soylu bir direniş mirası ve geleneğinin yarattığı görkemli etkinin yanı sıra, o mücadele ve başkaldırının toplumcu ve gerçekçi, daha önemlisi yetkin, nitelikli ve bu anlamda yüksek edebiyatın “iyileştirici” dokunuşu ve yarattığı iklimle çıktı. Değilse, lider kadrosunun neredeyse tamamı fiziken imha edilen solun ve devrimci hareketin 1970’li yıllarda büyük bir güçle ve yarattığı dev bir siyasal-toplumsal dalgayla geri dönüşünü sadece siyaset sosyolojisinin araçları ile açıklamak zordur.

Burada edebiyatın desteğine ihtiyaç olduğu açıktır. Daha önce de anımsattığım gibi, Pierre Bourdieu, “Edebiyat, hem edebiyattır, bir yerde de sosyolojidir” derken çok haklıdır. Toplumdan kopuk edebiyat olmaz.  Deniz Gezmiş, cezaevinde bir dönem beraber yattıkları yazar ve yayıncı Erdal Öz’ün kendisiyle yaptığı uzun ve şahane söyleşide, “Biz edebiyattan geldik reis, Yenikapı’dan geldik” diye başlar.

Yenikapı’daki dönemin “Küllük” ve “Çorluluk” isimli öğrenci ve devrimci gençlerin devam ettiği, kimi sanatçıların da geldiği kahveler birer edebiyat ortamıdır.  Kadınlı erkekli gidilen bu kahvelerde sadece siyasal ve toplumsal konular konuşulmaz, yoğun bir kültür ve sanat tartışması da yapılırdı. Dergilerin, kitapların elden ele dolaştığı, şiirin, tiyatronun, sinemanın konuşulduğu, adeta paralel ya da tamamlayıcı eğitimin yapıldığı mekânlardı. Bu özellikleri 70’lerde de sürdü.

12 Eylül sonrasında bir süre daha devam etse de kapandılar.  Deniz Gezmiş, Erdal Öz’e bu kahvelerden söz ediyor, adlarını vermiyor ama yazar ne demek istediğini hemen anlıyor. Can Yayınları’nın kurucusu/sahibi ve yayın yönetmeni olan Erdal Öz’ün “Yaralısın” ve “Gülünün Solduğu Akşam” kitaplarında beni en çok çarpan yan Deniz Gezmiş’in röportaja bu sözlerle başlaması olmuştu. Çünkü, hikayelerimiz birbirine hem çok benziyordu hem de büyük ve görkemli bir devrimci kuşağın edebiyatla ilişkisini çok sade ve çarpıcı bir şekilde ifade ediyordu.

Daha önemlisi, bunu olumlu ve önemli bir fark olarak belirtiyordu. Evet, öyleydi…  ROMANIN ÇÖKÜŞÜ İşte, 12 Eylül sonrası kuşakların böyle bir edebiyatı, dolayısıyla şansı olmadı. Sevgisiz, derinliksiz, niteliksiz bir yazın ortamı oluştu.

Sadece, “Küfür Romanları” da yazılmadı, teslimiyetin, yılgınlığın ve yenilginin edebiyatı yapıldı. Çöküş estetize edildi. Öyle ki, kimi ortamlar, sektörler ve alanlardan yan yana gelişler, acı çekmekten tuhaf bir haz alınan ayinlere dönüştü.

Aşklarımız ve masumiyetimiz bile lekelendi. Bu ülke hâlâ 12 Eylül’ün ve 1990’larda yaşanan büyük ve küresel sağa savruluşun çok katmanlı yıkımını uzun süre aşamadıysa bunda edebiyatın/romanın çöküşünün etkisi büyüktür.  Roman ve öykütoplum, toplumsal değişim ve mücadele olmadığı gibi birey de yoktu, “bireycilik” vardı. Tipler yenik, yılgın, topluma ve tarihe karşı sorumsuz, ilgisiz ve hazcılığın yüceltildiği bir soyut bir ortam içinde deviniyordu.

Bu toprakların tarihinde Celali isyanlarından sonra belki de en büyük başkaldırı ve kurulu düzene saldırı olan 70’lerin mücadelesi, o büyük devrimci kuşağın hikâyesi sanki hiç yaşanmamıştı. Oysa büyük bir ülke ve toplum 1977-1980 yıllarında şiddetli bir iç savaş yaşamış, binlerce insan ölmüş, kurulu düzen temellerinden sarsılmıştı. Bu olayı, bizim kuşağın hikâyesine bir “giriş” olarak, “İsyanın ve Felsefenin Diyalektiği” kitabımda işaret .

Ömer Türkeş söz konusu makalesinde şöyle yazıyor, vurgulamak isterim:  “Toplumsal hafızanın kara deliklerinin izini en iyi sürmesi beklenen entelektüel pratik olarak edebiyatın da 70’lerin ikinci yarısından 12 Eylül darbesine, oradan bugünlere uzanan zaman dilimi hakkında yeterince aydınlatıcı olduğu söylenemez. Hiç yazılmadı demiyorum, hatta iyi romanların varlığından da söz edebilirim. Ne var ki, son elli yılın, özellikle de öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül sürecinin atmosferini canlandırmaya, isyanın karakteristiğini kavramamıza, dönemin gerçeklik imgesini yakalamamıza, kısacası hatırlamamıza yardımcı olamıyorlar.” (BirGün Kitap, 11 Eylül - 8 Ekim, sayı 296).  Türkeş daha ne desin?

Zarafetle yaptığı analizin de; “Duvarları siyasi, ekonomik ve fiziksel şiddetle örülen bellek hapishanesinin tutsakları -toplumun tamamı- onlara hafızalarını, iradelerini geri verecek anlatılara ihtiyaç duyarlar” diyen Türkeş, bu yetkin saptamadan sonra şöyle devam ediyor:  “Mesela 12 Eylül sürecinde tanık olduğumuz 1 Mayıs 1977’deki Taksim ve 1978 Maraş katliamları tam da bu türden örneklerdir. Her iki katliamın da -cumhuriyet tarihindeki pek çok zulüm vakası gibi- hafızanın en derinlerine itilerek, unutturularak, bastırılarak aşılmaya çalışıldığını ve ne yazık ki aşıldığını biliyoruz. Aşıldı diyorum; çünkü yıllardır ne karşı-tarih yazımının ne de edebiyatın ilgi alanına giriyorlar.

Oysa, söz konusu şiddeti yaşayanların insan eliyle yaratılmış bu facialarla baş etmek için hikâyelere ihtiyaçları vardı.” (Aynı makale).  Daha ne desin!  DÜZELTME NOTU “Romanın/Edebiyatın Geri Dönüşü mü?” başlıklı seri yazımın, 18 Eylül 2026 tarihli 4. bölümünün, ilk paragrafının üçüncü cümlesi aşağıdaki gibi olacaktı. Tahmin edeceğiniz iletişim zorluklarından kaynaklanan bu düzeltme önemlidir:  “Ancak, kimi Tahiryen arızalar olsa da, genellikle dozunda, romanı zenginleştiren, tarihsel, toplumsal ve siyasal ark planı veren diyaloglar bunlar.”  (İtalik kısımlar metne eklenen düzeltmedir.)

İlgili Haberler