Alpay'ın ve Soner Olgun'un ardından
Alpay ağabey ile tanışmam 1980’li yıllardaki Karpiç Bar’da olmuştu. Alpay ağabey Ankara’nın en gözde mekânlarından olan bu yerin işletmeciliğini yapıyor zaman zaman da sahne alıyordu. Ezbere bildiğimiz birçok şarkısını...
Alpay ağabey ile tanışmam 1980’li yıllardaki Karpiç Bar’da olmuştu. Alpay ağabey Ankara’nın en gözde mekânlarından olan bu yerin işletmeciliğini yapıyor zaman zaman da sahne alıyordu. Ezbere bildiğimiz birçok şarkısını sahibinin sesinden dinlemek benim gibi amatör bir müzisyen için çok kıymetliydi.
Yıllar sonra benim bir televizyon programıma konuk olmasıyla beraber aramızda bir abi-kardeş ilişkisi oluştu. Saatin kaç olduğuna bakmaz beni arar ve o gün verdiği konserin başarısından, seyircinin tepkisinden, şarkıları nasıl söylediğinden uzun uzun bahsederdi. Gerçekten de çok ama çok iyi bir yorumcuydu.
1970 yılında söz ve müziği Bora Ayanoğlu’na ait “Fabrika Kızı” o zamanın suya sabuna dokunmayan ve yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılması ile “aranjman” diye isimlendirilen şarkıların yanında müziğimize bambaşka bir soluk getirmişti. İşçi sınıfının sorunları ilk kez bu şarkıyla pop müziğimize girmişti. Bir dönem “Türkiye’nin Julio İglesiası” olarak da anılan Alpay o yıllarda dünyayı kasıp kavuran Julio İglesias’la da birçok yönden benzerlik taşır .
Sadece müzik tarzı, kadife gibi nitelenen ses rengi ve duygusal yorumuyla değil müzik öncesi yaşamları da çok benzerlik taşır. Alpay profesyonel müzisyenlikten önce Ankara Demirspor ve Gençlerbirliği takımlarında oynamış ve 16 yaşında Genç Milli Takım’da forma giymiş her iki ayağını da mükemmel kullanan bir forvet oyuncusuymuş. Fakat yoğun antrenman programları, kamplar ve seyahatler neticesinde kötüye giden dersleri neticesinde babasının isteği üzerine 18 yaşında futboldan tamamen kopmuş ve hukuk eğitimine yönelmiş.
Benzer şekilde Julio İglesias da 1960’lı yılların başlarında Real Madrid alt yapısında kaleci olarak oynarken 20 yaşında geçirdiği bir trafik kazası sonucunda yeşil sahalardan kopmuş ve sonrasında o da Alpay gibi hukuk eğitimi almış. 91 yaşında kaybettiğimiz Alpay’ın üzüntüsünü yaşayamadan bu sefer de Soner Olgun’un vefatıyla sarsıldık. Soner Olgun da benim gibi profesyonel müzisyenlikten önce basın sektöründe çalışan bir isimdi.
Ben onu 80’li yılların sonunda Genel Yayın Yönetmenliği yaptığı Boom dergisi sayesinde tanıdım. Boom dergisi magazin haberlerinden uzak sağlam röportajları ve müziğe akademik yaklaşımıyla 90’ların müzik alanında en çok ses getiren dergilerinin başında geliyordu. Bizimle de 1991 yılında o dönem muhabirlik yapan Kadir Çöpdemir bir söyleşi yapmıştı.
Yanlış hatırlamıyorsam TRT’nin denetimi hakkında da uzun uzun konuşmuştuk. Soner Olgun profesyonel müzisyen olduktan sonra dostluğumuz daha da ilerledi. Çok özgün fikirlere sahip, arkadaşlık bağları çok güçlü olan, özü sözü bir insandı.
Soner hayatın merkezine başarıyı, kariyeri, maddiyatı değil mutluluğu koyan bir sanatçıydı. Bu yüzden de arkadaşları tarafından çok sevilirdi. Ben onun hakkında kötü konuşan, yaptıklarını sevmeyen bir kişiye bile rastlamadım dersem abartmış olmam.
Hastalığının ilerlediği devrelerde onun için yapılan özel bir geceye katılmıştık. Bu aslında hepimizin bildiği ama adlandırmadığı bir veda yemeğiydi. O akşam da fıkralar anlattı, gelen her dostuyla tek tek ilgilendi ve yüzündeki tebessümü hiç eksiltmeden dolaştı durdu.
Gecenin sonunda da hep beraber sahneye çıktık ve onunla beraber türküler söyledik. Ben Oruç Aruoba’nın çek sevdiğim “Ölümle sona eren yaşamın kendisidir anlamı değil” cümlesini Soner Olgun’un Muhsin Ertuğrul’daki anma töreninde gördüm. Onu tanıyan sanatçı dostları ve arkadaşları o kadar güzel şeyler anlattılar ki.
Hem Alpay ağabeye hem de Soner Olgun’a hayatımıza kattıkları güzellikler için sonsuz teşekkür ediyorum. Gittikleri yerde mutlu ve huzurlu olsunlar… Kalın sağlıcakla…


