28 October 2026, Wednesday
Ekonomi

Alın yazısı

Balıkçılar Kahvesi'ndeki radyoda bir türkü çalıyor: "Alnıma yazılmış bu kara yazı…" Alın yazısı sözüne takılıyor aklım. Çoğu hikâyenin sonunda duymaz mıyız bu sözü. Biri bir şey anlatır, hikâye üçüncü kez aynı yerde...

Balıkçılar Kahvesi'ndeki radyoda bir türkü çalıyor: "Alnıma yazılmış bu kara yazı…" Alın yazısı sözüne takılıyor aklım. Çoğu hikâyenin sonunda duymaz mıyız bu sözü. Biri bir şey anlatır, hikâye üçüncü kez aynı yerde kopmuştur; sonunda "alın yazısı işte" der ve konuşma orada biter.

Sanki her şeyi açıklar o söz. Kaderciye teslimiyetçi denir ama aynı hikâyeyi üç kez kurmak da emek ister. Yazının alında olması da büyük dert.

İnsan kendi alnını göremez; aynaya baksa bile tersten görür. Alın yazısı, sahibinin okuyamadığı bir dille, başkaları okusun diye yazılmış gibi. Freud'un ‘Haz İlkesinin Ötesinde’de yan yana koyduğu böyle hayatlar vardır.

Koruduğu herkes tarafından sonunda terk edilen hayırsever; her dostluğu ihanetle biten adam; her aşkı aynı evrelerden geçip aynı yerde kopan âşık. Freud bunları talihsizlik ya da kader gibi görmemişti. Dikkatini çeken, kişinin kaderini kendi elleriyle yeniden kurduğunu fark etmemesiydi.

İnsan hatırlayamadığı şeyi yaşayarak tekrarlar; hem de her seferinde ilk kez gibi ve her seferinde aynı umutla, bu kez olacak diye. Aynı şeyi tekrar tekrar yaşayan kişi neden öğrenemez? Öğrenebilmesi için neden bir ötekiye ihtiyacı var?

Peter Fonagy o ötekiyle on yedi yaşında karşılaştı; hikâyesini Robbie Duschinsky ile Sarah Foster’ın ‘Mentalizing and Epistemic Trust’ kitabından okumuştum. On dört yaşında, ailesi Paris’te kalmış, tek kelime İngilizce bilmeden Londra’da bir okula gönderilmişti. Okulda hırpalanmış, bütün sınavlardan kalmış, ölmeyi düşünecek hale gelmiş; sonunda bir çocuk analistiyle çalışmaya başlamıştı.

Yıllar sonra o günlerden bir anısını anlattı. Eski bir Ford Anglia almış ve seans boyunca arabasının ne kadar harika olduğunu anlatıp durmuş. Terapisti ayağa kalkıp pencereye gitmiş, arabaya bakmış, geri gelip oturduktan sonra “gerçekten harika bir araba” demiş.

Konuşma orada bitmemiş, orada başlamış. Birinin onu gerçekten gördüğünü hissetmiş Fonagy. Sonradan kurduğu kuramın bir düşüncesi bu sahnede saklı: İnsan, karşısındakinin onu gerçekten gördüğünü hissettiği an başkalarından öğrenmeye açılır.

Görülmeyen insan kimsenin anlattığına inanmaz; her söz ona genel bir söz gibi gelir, hayat böyle, erkekler böyle. Fonagy’nin sözcüğüyle taşlaşır. Kader, genel cümlelerin en geneli; üstelik kimseyi suçlamaz.

Okunmak insana hep suçlanmak gibi gelmişse, kimsenin okuyamayacağı bir yazıyı seçer. Kader, masumiyetin son sığınağı. ∗∗∗ Bu sığınaktan çıkış var mı?

Çocuk ruh sağlığında eski bir söz var: Bebek odasında hayaletler dolaşır. Anne, kendi çocukluğunda yaşayıp hatırlamadığı şeyi farkında olmadan çocuğuna yaşatır; hayalet bu. Alicia Lieberman aynı odada meleklerin de dolaştığını yazdı.

Görüşmelerde annelere önce şu soru soruldu: Küçükken kendini özellikle sevilmiş, anlaşılmış ya da güvende hissettiğin bir an hatırlıyor musun? “Annem sevecendi” gibi genel bir cevap kabul edilmedi, bir an istendi, ayrıntısıyla; o ânın anne babayla ilgili olması da gerekmiyordu. Böyle bir ânı hatırlayabilen annelerde kötü çocukluğun kızlarına daha az uzandığı görüldü.

Melek, sanırım, insanı suçlamadan okumuş birinin hatırası; böyle bir hatırası olan okunmaya katlanabiliyor. Lieberman’ın annelerinde bu hatıra çocukluktan geliyor; Fonagy’de on yedi yaşında bir odada olmuş bir şey. Aynı süreç değil belki, ama aynı yöne bakıyorlar.

“Annem gibi olmayacağım” diyenleri düşündüm. O cümle de annenin el yazısıyla yazılmış olabilir, insanın ilk kendi yazısı da olabilir; dışarıdan bakan ayırt edemez. Kendi alın yazımı okuyanları düşünürken Dostoyevski geldi aklıma.

‘Kumarbaz’ı kumar borcunu kapatmak için yirmi altı günde bir stenografa dikte etmişti; roman bitti, birkaç ay sonra stenografla evlendi, kumar sürdü. Kazandığında masadan kalkmıyor, ancak her şeyini kaybedince kalkıyordu ve ancak o zaman yazabiliyordu. Freud’a göre böyle bir düzende kumar, kazanma umudundan çok ceza ödemeye benziyordu.

Dostoyevski’nin kendi anlattığı başka. 1871'de yine her şeyini kaybetti ve karısına yazdı: “Bana büyük bir şey oldu; on yıldır beni kemiren o kötü hayal gitti.” Kötü hayal, kazanma hayaliydi; ağabeyi öldükten sonra, borçların altında kaldığı günlerde başlamıştı. Bir daha oynamadı.

Belki de ikisi birden doğruydu: Her seferinde kazanacağını umarak masaya oturuyor, her seferinde kaybediyordu; kaybetmek cezaydı, umut ise onu yeniden masaya oturtan şey. Neden o gece bıraktı, bilinmiyor. Karısına yıllardır yazıyordu zaten, hep aynı sözle, bir daha asla; bir keresinde ona bin kez yalan söylediğini bile yazmıştı.

O mektuplar da okunmuştu. Son mektupta da söz vardı; ama bu kez sözün yanına bir haber de koymuştu, bana bir şey oldu. ∗∗∗ Kader sözü yalnız hikâyenin sonunda söylenmiyor; bu ülkede hesabın başında da söyleniyor.

Bir maden faciasından sonra “fıtrat” dendi, bir depremden sonra “kader planı”. Acı çeken “kader” deyince dayanmaya çalışır; iktidar “kader” deyince hesabı kapatır. İkisinde de konuşma biter; birinde bir hayat hakkında, ötekinde binlerce ölü hakkında.

Alın yazısı silinmez; okunur. Yazıldığı yer insanın göremediği yer, aynada tersten görünür. Kendi alnımdakini ben de okuyamıyorum; düz okuyan, karşımda oturan biri.

İlgili Haberler