Avrupa’da siyasal dengeler hızla değişiyor. Neoliberal merkez toplumsal sorunlara yanıt üretemezken aşırı sağın gündemini ve dilini giderek daha fazla benimsiyor. Almanya’da AfD’nin kazandığı güç, Fransa’da Ulusal Birlik’in iktidara yaklaşması ve ABD’de Trump etrafında kalıcılaşan neo-faşist dalga, bu dönüşümün farklı görünümlerini oluşturuyor.
Sol açısından mesele bu nedenle yalnızca aşırı sağın seçimlerde nasıl geriletileceğiyle sınırlı değil. Onu büyüten eşitsizliğe, güvencesizliğe ve siyasal temsil krizine nasıl müdahale edileceğini de kapsıyor. Bu soruya verilen yanıtlar ise çeşitlilik gösteriyor.
Sandığa gitmekten vazgeçenleri, yoksul banliyöleri ve gençleri harekete geçirecek bir program arayışı ile aşırı sağa yönelen sanayi havzaları, küçük kentler ve kırsal kesimlerle yeniden bağ kurma ihtiyacı tartışmanın parçalarını oluşturuyor. Birlik çağrıları ile bağımsız siyasal hat arayışları, seçim ittifakları ile toplumsal mücadeleler de bu arayış içinde yan yana geliyor. Temel sorun, aşırı sağın hedef gösterdiği kesimlerin savunulmasını geçim, iklim ve enerji krizleriyle, kamu hizmetlerinin aşınmasıyla ve emeğin güvencesizleşmesiyle ilişkilendirebilecek ortak bir siyasal yönün nasıl kurulacağı.
Fransa’daki Fête de l’Humanité, Belçika’daki ManiFiesta ve Portekiz’deki Festa do Avante!, tam da bu dönemde solun toplumsal varlığını görünür kıldığı ortak alanlar olarak önem kazanıyor. Konserlerle siyasal tartışmaları, sendikalarla uluslararası dayanışma hareketlerini, partilerle yayıncıları ve toplumsal örgütleri yan yana getiren bu festivaller, siyasetin seçim kampanyalarına ve televizyon tartışmalarına sığmayacağını hatırlatıyor. FÊTE DE L’HUMANITÉ: TARİHSEL MİRAS VE BİRLİK Fête de l’Humanité’nin Fransa’nın siyasal ve kültürel hafızasındaki yeri, neredeyse yüzyıla yayılan sürekliliğinden kaynaklanıyor. Festival ilk kez 7 Eylül 1930’da, L’Humanité gazetesinin yöneticisi Marcel Cachin’in girişimiyle işçileri ve gazete okurlarını buluşturmak, aynı zamanda yayına mali destek sağlamak amacıyla düzenlendi.
Katılımın 1936’da, Halk Cephesi döneminde 300 bine ulaşmasıyla festival genişleyen sol seferberliğin başlıca siyasal ve kültürel alanlarından birine dönüştü. Nazi işgali sırasında kesintiye uğradıktan sonra yeniden düzenlenen festivalde konser, tiyatro, sinema ve edebiyat zamanla siyasal konuşmalar kadar önemli bir yer edindi. Pink Floyd’un 1970’teki konserinden sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı hareketlerle kurulan dayanışmaya uzanan bu tarih, kültür ile siyasetin birbirinden ayrılmadığı bir gelenek yaratmış durumda.
Yerel parti örgütlerinin, sendikaların, derneklerin, yayınların ve uluslararası delegasyonların aylar süren emeğiyle kurulan festivalin 2025’te 610 bin ziyaretçiyle rekor kırması da bu geleneğin nostaljik bir hatıradan ibaret olmadığını gösterdi. 11-13 Eylül 2026’daki festival ise yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle solun adaylıklarının, programlarının ve birlik arayışlarının tartışıldığı bir zemine dönüştü. Jean-Luc Mélenchon, Fabien Roussel, Marine Tondelier, François Ruffin ve Olivier Faure ayrı buluşmalarda kendi siyasal yönelimlerini ortaya koyarken Yeşiller, Sosyalist Parti, Boyun Eğmeyen , Fransız Komünist , Debout!, L’Après ve Génération.s gibi örgütler ortak adaydan ortak kampanyaya uzanan farklı önerileri tartıştı. Festivalde büyük ilgi gören LFI buluşmalarında Mélenchon, iklim krizinden borç ve kemer sıkma politikalarına, hayat pahalılığından servetin paylaşımına uzanan bir program sundu.
PCF lideri Roussel ise sanayi bölgelerinde, küçük kentlerde ve kırsalda aşırı sağa yönelen ya da sandıktan uzaklaşan emekçilerle yeniden bağ kurma ihtiyacını öne çıkardı. Yeşiller birlik arayışını sürdürürken Debout! solun mevcut tabanının ötesindeki kesimlere ulaşması gerektiğini savundu; LFI ile Génération.s temsilcileri ise programatik ortaklıkların birlikte kampanya yürütmek için elverişli bir zemin sunduğunu belirtti.
Konuşmalarda ücretlerin yükseltilmesi, kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi, servetin vergilendirilmesi, ekolojik dönüşüm ve aşırı sağın durdurulması gibi ortak başlıklar öne çıktı. Fête de l’Humanité bu bakımdan, ortak talepleri görünür kılmakla kalmadı; bu talepleri taşıyacak toplumsal gücün nasıl büyütülebileceğini ve siyasal birliğin hangi aşamada, hangi yöntemle kurulabileceğini de tartışmaya açtı. MANIFIESTA: SINIRLARI AŞAN BİR SOL BULUŞMA Belçika’da 2010’dan bu yana düzenlenen ManiFiesta, Fête de l’Humanité kadar köklü olmadığı gibi yüz binleri de buluşturmuyor. Buna karşılık bugün ağırlığını emekçilerin oluşturduğu binlerce kişilik bir kitleyi bir araya getiriyor.
Festivalin 2026 programının belirgin özelliği ise uluslararası solun farklı coğrafyalardaki deneyimlerini aynı tartışma zemini içinde buluşturmasıydı. Festivalin davetlileri arasında Jeremy Corbyn ve Hasan Piker gibi isimler özellikle dikkat çekiyordu. Dijital mecralarda geniş bir genç izleyici kitlesine ulaşan Piker, Trump döneminde direnişin nasıl örgütlenebileceğine ve solun genç kuşaklarla nasıl bağ kurabileceğine odaklandı. Piker’in festivalde merkezi bir yer tutması, ManiFiesta’nın siyasal dilini ve hitap ettiği kitleyi gençleştirme arayışının bir işareti olarak da okunabilir.
Programın uluslararası boyutu ABD ve Britanya’yla sınırlı değildi. Kolombiya Cumhurbaşkanı Petro’yla dayanışma amacı taşıyan bir buluşma düzenlendi. Akademisyen Jason Hickel kapitalizmin iç içe geçen krizlerini ve bunlara karşı geliştirilebilecek alternatifleri tartışırken, Le Monde diplomatique’in eski yayın yönetmeni Ignacio Ramonet de Fidel Castro’nun doğumunun yüzüncü yılı vesilesiyle Küba Devrimi’nin tarihini ele aldı.
Filistinli aktivistler, uluslararası sendikacılar ve Avrupa’daki gençlik örgütleri de festivalin farklı alanlarında yer aldı. Bu çeşitlilik içinde savaş ve militarizmin toplumsal maliyeti ile aşırı sağa karşı ortak mücadele, programda ağırlık taşıyan başlıklardandı. Avrupa ordusu, NATO, gençlerin askerîleştirilmesi, Filistin ve Avrupa’nın yeniden silahlanması farklı oturumlarda tartışmaya açıldı.
ABD’de sol bir alternatifin imkânları, Meloni yönetimi altında İtalya’daki mücadele, AfD’nin yükselişiyle Almanya’nın sanayi krizi ve Avrupa çapında “kemer sıkmaya ve savaşa karşı” mücadele aynı program içinde yan yana geldi. Festivalin gündemi yalnızca uluslararası siyasetle de sınırlı değildi. Sanayisizleşme ve kamu hizmetleri, işyerinde örgütlenme, emeklilik yasasına karşı mücadele, sendikacılık ve enerji fiyatları da tartışma başlıkları arasındaydı. ManiFiesta bu bakımdan, günümüz sosyalist siyasetinin farklı yerel deneyimlerini buluştururken ekonomik mücadele, savaş karşıtlığı ve enternasyonal dayanışma arasında ortak bir dil kurmaya çalıştığı bir alan oldu.
FESTA DO AVANTE!: 50 YILLIK ÖRGÜTLÜLÜK Portekizce “İleri!” anlamına gelen Avante!, Portekiz Komünist yayın organının, Festa do Avante! ise adını bu gazeteden alan festivalin adı. Karanfil Devrimi’nden iki yıl sonra, 1976’da düzenlenen ilk festival Lizbon’daki fuar alanında ülkenin farklı bölgelerinden gelen ziyaretçileri ve dünyanın çeşitli ülkelerinden sanatçıları buluşturdu. Festa do Avante!, 4-6 Eylül 2026’da 50.
kez düzenlendi. Altmıştan fazla konserin yanı sıra tiyatro, sinema, edebiyat, spor, bilim ve siyasal tartışmaları aynı alanda buluşturan programın kapsamı oldukça genişti. Ücretler, hayat pahalılığı, işçi hakları, çalışma yasaları, konut, kamusal eğitim, sosyal güvenlik, özelleştirmeler ve sağlık çalışanlarının sorunları güncel sınıf mücadeleleri üzerinden ele alındı.
Gıda egemenliği, su hakkı, çevrenin korunması ve toplu ulaşım gibi başlıklar ise ülkenin farklı bölgelerindeki somut mücadelelerle ilişkilendirildi. Kadınların özgürleşme mücadelesi ve kadın örgütlerinin rolünün yanı sıra yapay zekâ ve veri kullanımının sonuçları, sosyal medyanın gündelik hayatı metalaştırması, kumar ve elektronik medya bağımlılığı ile halkçı tiyatronun çağdaş Portekiz tiyatrosundaki yeri de ayrı tartışmalara konu oldu. Bu çeşitlilik, festivalin gündelik hayatın değişen sorunlarının sosyalist bir perspektifle tartışıldığı geniş bir kamusal alan olma iddiasını gösteriyor.
Uluslararası programda ise egemenlik ve bağımsızlık mücadeleleri belirgin bir ağırlık taşıdı. Militarizme karşı barış ve işbirliği, Filistin’in bağımsızlığı, Latin Amerika’ya yönelik ABD müdahaleleri, Batı Sahra’daki işgal ve Afrika halklarının egemenliği farklı oturumlarda ele alındı. Festivalin son gününde ayrıca geniş katılımlı bir siyasal miting düzenlendi. Neticede festivalin ayırt edici yanı, bir komünist partinin örgütsel varlığını konserlerden halk tiyatrosuna, bilimden çocuk etkinliklerine, yerel mücadelelerden enternasyonal dayanışmaya uzanan ortak bir toplumsal deneyime dönüştürebilmesiydi.
BİRLİK NEREDE KURULUR? Fête de l’Humanité, ManiFiesta ve Festa do Avante! aynı tarihsel köklerden gelmiyor; ölçekleri, örgütleyicileri ve siyasal bileşimleri de birbirinden farklı.
Yine de ortaklaştıkları bir nokta var: Birliği önceden sağlanmış bir mutabakat olarak kabul etmek yerine, onun kurulabileceği toplumsal ve kültürel zeminler yaratıyor; partileri, sendikaları, gençlik ve kadın örgütlerini, uluslararası dayanışma hareketlerini, sanatçıları ve herhangi bir örgütlü yapının parçası olmayan insanları aynı alanda buluşturuyorlar. Bu deneyimlerden Türkiye için hazır bir model çıkarmak mümkün değil. Yine de çoğu zaman birbirine paralel ilerleyen parti, sendika, meslek örgütü, mahalle, ekoloji, kadın, gençlik ve kültür mücadeleleri arasında süreklilik taşıyan ortak alanlar kurulabileceğini düşündürüyorlar.
Bu tür buluşmalar, insanların birbirlerinin mücadeleleriyle doğrudan karşılaşmasına imkân verebilir. Gıda, barınma, eğitim, sağlık, ulaşım, güvenli çalışma gibi gündelik ihtiyaçlar etrafındaki mücadeleler de bu karşılaşmalar içinde daha geniş bir siyasal dönüşüm arayışıyla yan yana gelebilir. Ortak bir programın yönü de zamanla bu ilişkiler içinde belirginleşebilir.
Bu festivaller kültürün buradaki yerini de yeniden düşünmeye çağırıyor. Konser, tiyatro, sinema, edebiyat, bilim ve çocuk etkinlikleri, siyasetin kimlere ulaşabileceğini ve insanların ortak bir hayatı nasıl deneyimleyebileceğini belirleyen unsurlar. Neşe ile mücadeleyi, gündelik hayat ile siyasal tartışmayı karşı karşıya koymayan bu alanların asıl değeri ise orada kurulan ilişkilerin festival sonrasında örgütlenmelere, ortak kampanyalara ve karar süreçlerine taşınabilmesinde yatıyor.
Bu üç festival, birliğin yalnızca müzakere masalarında varılacak bir anlaşma olarak düşünülmek zorunda olmadığını hatırlatıyor. Birbirinin mücadelesini tanımak, farklı sözleri dinlemek, ortak bir alanı birlikte kurmak ve birlikte zaman geçirmek de birliğe giden yolun başlangıcı olabilir. Festivallerin mütevazı biçimde işaret ettiği imkân da belki burada yatıyor.