Afet haberciliği: Nepal’de sel felaketi, gazetecilik ve bilginin denetimi
Gündem

Afet haberciliği: Nepal’de sel felaketi, gazetecilik ve bilginin denetimi

Yasemin Giritli İnceoğ 26 Ağustos 2026’da Nepal’in kuzeyindeki Bhote Koshi Nehri havzasında meydana gelen büyük sel ve enkaz akışı, kısa sürede ciddi bir insani felakete dönüştü. Rasuwa, Nuwakot ve çevresindeki...

1 okuma

Yasemin Giritli İnceoğ 26 Ağustos 2026’da Nepal’in kuzeyindeki Bhote Koshi Nehri havzasında meydana gelen büyük sel ve enkaz akışı, kısa sürede ciddi bir insani felakete dönüştü. Rasuwa, Nuwakot ve çevresindeki yerleşimler, yollar, köprüler ve enerji altyapısı ağır hasar gördü, çok sayıda insan yaşamını yitirdi, binlerce kişi kayıp veya haber alınamayan kişiler arasında yer aldı. Felaketin nedenine ilişkin ilk değerlendirmeler de olayın kendisi kadar hızlı değişti.

Başlangıçta buz ve kaya kütlesi hareketi, olası buzul gölü taşması ve nehir yatağının önünün kapanması gibi farklı ihtimaller üzerinde duruldu. Yetkililer ilk günlerde kesin bir neden açıklamak yerine kurtarma ve yardım çalışmalarına öncelik verdiklerini belirtti. Afetin fiziksel boyutuyla birlikte ikinci bir kriz daha ortaya çıktı: bilgi krizi.

Sosyal medya platformlarında felakete ait olduğu ileri sürülen ancak başka ülkelerde daha önce meydana gelmiş sellerden alınan görüntüler dolaşıma girdi. Bazı videoların yapay zekâ ile üretildiği tespit edildi. Yanlış bağlamla sunulan görüntüler, sahte bağış çağrıları ve yanıltıcı paylaşımlar kısa sürede geniş kitlelere ulaştı.

Nepal hükümeti bu nedenle Meta ve TikTok’tan yapay zekâ üretimi videolar, yanlış içerikler, sahte bağış QR kodları ve mağdurların grafik görüntülerine ilişkin daha hızlı müdahale talep etti.  Aynı günlerde Nepal hükümeti, felaketi takip eden yerli ve yabancı medya kuruluşları için yeni kuralları yaşama geçirdi. Yabancı gazetecilerin akreditasyon, vize ve basın belgelerine ilişkin prosedürlerin uygulanacağı, medya kuruluşlarının belirli kurallara uyması gerektiği duyuruldu.

Bu gelişmeler, afet gazeteciliğinin yalnızca “felaketin nasıl haberleştirileceği” sorusundan ibaret olmadığını, asıl sorunun, kriz sırasında bilginin nasıl üretildiği, nasıl doğrulandığı, kim tarafından dolaşıma sokulduğu ve kim tarafından denetlendiği sorularında düğümleniyor. Nepal’de yaşananlar bu nedenle doğal bir felaketin medya temsilinden daha geniş bir tartışmayı gerekli kılıyor. Afet, gazeteciliğin doğruluk ve hız arasındaki gerilimini görünür hale getirirken, sosyal medya ve yapay zekâ bilginin güvenilirliğine ilişkin geleneksel ölçütleri zorluyor.

Devletin dezenformasyonla mücadele amacıyla platformlara müdahale etmesi ise başka bir soruyu gündeme getiriyor: Yanlış bilgiyle mücadele etmek ile bilgi akışını kontrol etmek arasındaki sınır nerede başlıyor? Doğal afetler uzun süre gazetecilikte esas olarak fiziksel sonuçları üzerinden ele alındı. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralandı, kaç ev yıkıldı, hangi yollar kapandı, kurtarma çalışmaları ne durumda?

Bu sorular elbette önemini koruyor. Ancak günümüzde afetlerin toplumsal sonuçları yalnızca fiziksel yıkımdan oluşmuyor. Bu ortamda devlet kurumları veri üretmeye çalışıyor, gazeteciler bilgi toplamaya çalışıyor, yurttaşlar görüntü ve tanıklıklarını paylaşıyor, sosyal medya platformları bu içerikleri dağıtıyor, doğrulama kuruluşları yanlış bilgileri tespit ediyor ve yapay zekâ araçları hem bilgi üretiminin hem de yanlış bilginin parçası haline geliyor.

Dolayısıyla afet sırasında bilgi de bir tür altyapı işlevi görüyor. Yolların kapanması insanların hareketini engelliyorsa, yanlış bilgi de insanların doğru karar vermesini engelleyebilir. Yanlış bir tahliye bilgisi, yanlış bir yol tarifi veya sahte bir yardım çağrısı yalnızca iletişimsel bir hata değildir.

Kriz ortamında bunların doğrudan maddi sonuçları olabilir. Bu nedenle afet gazeteciliğinin temel işlevlerinden biri, olayın büyüklüğünü göstermekten önce güvenilir bir bilgi zemini oluşturmak olmalıdır. Bhote Koshi felaketinde bu ihtiyacın ne kadar önemli olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

Bir yandan gerçek felaket görüntülerine ulaşmak zorlaşırken diğer yandan gerçek olmayan görüntüler gerçekmiş gibi dolaşıma sokuldu. AFP tarafından incelenen bir videonun Nepal’deki son felaketi gösterdiği iddia edildiyse de görüntünün 2022 yılında Pakistan’ın Hayber Pahtunhva bölgesindeki sel sırasında çekildiği belirlendi. Başka bir videonun ise yapay zekâ ile üretildiği tespit edildi.

 Bu örnekler gazetecilik açısından temel bir değişime işaret ediyor: Görüntünün bulunması artık görüntünün doğruluğu için yeterli kanıt değil. RİSK TOPLUMU VE AFETİN “DOĞALLIĞI” Ulrich Beck’in risk toplumu yaklaşımı, bu noktada afetlerin yalnızca doğal olaylar olarak değerlendirilmesinin yetersizliğini anlamak açısından önem taşıyor. Beck’in yaklaşımında modern toplumların ürettiği riskler, yalnızca doğanın dışarıdan dayattığı tehditlerden oluşmuyor; ekonomik faaliyetler, teknolojik gelişmeler, altyapı kararları, kentleşme ve çevresel dönüşümler risklerin oluşumunda rol oynuyor.

Bu perspektif Nepal örneğine doğrudan uygulanabilir. Bhote Koshi felaketinin tetikleyicisinin jeolojik ve hidrolojik süreçlerle ilişkili olması, olayın toplumsal sonuçlarının kendiliğinden ve kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Bir selin meydana gelmesi ile aynı selin yüzlerce insanın ölümüne, altyapının yıkılmasına ve geniş bir bölgenin ulaşım sisteminin çökmesine yol açması arasında önemli bir fark var.

Gazetecinin burada sorması gereken soru yalnızca “Ne oldu?” değildir. “İnsanlar neden bu kadar savunmasızdı?”, “Erken uyarı sistemleri ne durumdaydı?”, “Risk önceden biliniyor muydu?”, “Yerleşim ve altyapı kararları bu riski nasıl etkiledi?”, “Afet öncesinde hangi kurumlar hangi bilgileri biliyordu?”, “Bu bilgiler kamuoyuyla paylaşılmış mıydı?”, “Daha önce benzer uyarılar yapılmış mıydı?”. Bu soruların sorulması, gazeteciliği felaketin ardından olay yerinden görüntü aktaran bir faaliyetten çıkarıp kamusal hesap verebilirliğin parçası haline getirir.

Afet haberciliğinin önemli bir bölümünde sorun tam da burada ortaya çıkar. Kameranın önündeki yıkım görünür olmasına rağmen yıkımın arkasındaki kararlar çoğu zaman görünmez. Bir köprünün yıkılması haber değeri taşır.

Fakat o köprünün neden o biçimde yapıldığı, bakımının nasıl yürütüldüğü veya daha önce risk taşıyıp taşımadığı daha zahmetli bir araştırma gerektirir. Gazeteciliğin kamu yararı açısından asıl katkısı ikinci soruların peşine düşmesidir. BELİRSİZLİĞİN HABER DEĞERİ Afet sırasında gazetecinin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, olayın devam ediyor olmasıdır.

İlk açıklanan ölü sayısı son sayı değildir. İlk kayıp listesi son liste değildir. İlk neden açıklaması kesin neden olmayabilir.

Kurtarma çalışmaları sırasında yeni bilgiler ortaya çıkabilir. Bhote Koshi felaketinde de ölüm ve kayıp sayıları saatler içinde değişti. 28 Ağustos’ta ölüm sayısı yüzlerce kişiye ulaşmışken, 29 Ağustos’taki güncellemelerde sayı yeniden yükseldi ve binlerce kişinin akıbeti hâlâ kesinleştirilememişti.

 Bu durum gazetecilikte belirsizliği nasıl ifade edeceğimiz sorusunu gündeme getiriyor. “616 kişi öldü” ifadesi ile “yetkililere göre şu ana kadar 616 kişi hayatını kaybetti” ifadesi arasında yalnızca dilsel bir fark yoktur. İkinci ifade bilginin kaynağını ve değişebilir niteliğini açıkça gösterir.

Afet haberciliğinde belirsizliği gizlemek güvenilirliği artırmaz. Tam tersine, belirsizliği doğru biçimde göstermek gazetecilik doğruluğunun parçasıdır. Bu nedenle “henüz doğrulanmadı”, “ilk bilgilere göre”, “yetkililer bu sayıyı açıkladı”, “bağımsız olarak doğrulanamadı” gibi ifadeler haberin zayıflığı değil, editoryal titizliğidir.

Gazetecilik kesinlik üretmek zorunda değildir. Görevi, hangi bilginin ne ölçüde kesin olduğunu göstermek olmalıdır. HIZ BASKISI VE DOĞRULAMA SORUNU Dijital medya düzeni gazetecilikte hızın değerini artırdı.

İlk görüntüyü yayımlamak, son dakika bilgisini rakiplerden önce vermek ve sosyal medyada daha erken görünür olmak medya kuruluşları açısından önem taşıyor. Afetler bu baskıyı daha da yoğunlaştırıyor. Çünkü insanlar yalnızca haber okumak için değil, doğrudan kendi güvenlikleri açısından bilgi arıyor ancak hız ile doğruluk arasındaki ilişki burada tersine dönebiliyor.

Bir görüntüyü beş dakika önce yayımlamak, görüntünün yanlış olması halinde gazetecilik başarısı değil, hatanın daha hızlı yayılması anlamına geliyor. Nepal’de sosyal medyada dolaşıma giren eski Pakistan sel görüntüsü bunun basit bir örneği. Görüntü gerçekti fakat Nepal’e ait değildi.

Dolayısıyla burada sorun görüntünün sahte olması değil, bağlamının sahte olmasıydı. Bu ayrım özellikle önemli. Dezenformasyon her zaman tamamen uydurulmuş içerikten oluşmaz.

Gerçek bir görüntü, yanlış tarih, yanlış coğrafya veya yanlış olayla ilişkilendirildiğinde de yanıltıcı hale gelir. Dolayısıyla dijital doğrulama yalnızca “Bu görüntü gerçek mi?” sorusundan oluşmuyor. “Bu görüntü nerede çekildi?”, “Ne zaman çekildi?”, “İlk kez ne zaman yayımlandı?”, “Kim tarafından yayımlandı?”, “Bu görüntünün daha eski bir versiyonu var mı?” soruları da aynı derecede önemli.

YAPAY ZEKÂ İLE DEĞİŞEN GÖRSEL KANIT Yapay zekâ bu sorunu daha karmaşık hale getiriyor. Geleneksel gazetecilikte fotoğraf ve video, olayın gerçekleştiğine ilişkin güçlü kanıtlar olarak kabul edildi. Dijital manipülasyon bu güveni daha önce de zedelemişti.

Ancak üretken yapay zekâ, hiç gerçekleşmemiş bir olayı görsel olarak ikna edici biçimde oluşturmayı mümkün kılıyor. Nepal selinden sonra dolaşıma giren yapay zekâ üretimi video bunun güncel bir örneği. AFP, görüntüdeki görsel anomalileri ve Google’ın yapay zekâ tespit aracının sonuçlarını inceleyerek videonun gerçek felaket görüntüsü olmadığını belirledi.

Burada gazetecilik açısından yeni bir uzmanlık alanı ortaya çıkıyor: görsel adli inceleme. Gazetecinin artık yalnızca görüntüyü izlemesi yetmiyor. Görüntünün kaynağını, metadata bilgilerini, önceki kullanımlarını, coğrafi işaretlerini ve görsel tutarlılığını incelemek gerekiyor.

Bununla birlikte yapay zekâ tespit araçlarına mutlak güvenmek de doğru değil. Bir aracın görüntüyü yapay zekâ üretimi olarak işaretlemesi tek başına yeterli kanıt olmadığı gibi, böyle bir işaretin bulunmaması görüntünün kesinlikle gerçek olduğunu da göstermiyor. Teknoloji doğrulamanın yerini alamaz.

Gazetecinin araştırma ve muhakeme kapasitesini destekleyebilir. Bu nedenle yapay zekâ çağında gazetecilik açısından asıl mesele yeni bir “tespit aracı” bulmak değil, çoklu doğrulama kültürünü kurmak. BİLGİ DÜZENSİZLİĞİ Claire Wardle ve Hossein Derakhshan’ın “information disorder” kavramsallaştırması burada yararlı bir çerçeve sunuyor.

Yanlış bilginin yalnızca kasıtlı yalandan ibaret olmadığını, yanlışlıkla yayılan hatalı bilgiler, kasıtlı olarak üretilen yanıltıcı içerikler ve gerçek bilgilerin zarar verici bağlamlarda kullanılması gibi farklı biçimlerin birbirinden ayrılması gerektiğini savunuyorlar. Nepal örneğinde bu ayrım açık biçimde görülüyor. Pakistan’daki eski bir sel görüntüsünün Nepal’deki felaket olarak paylaşılmasının yanı sıra, yapay zekâ ile üretilmiş bir sel videosunun gerçekmiş gibi sunulması da başka bir sorun.

Sahte bağış QR kodları ise doğrudan maddi çıkar elde etmeye yönelik daha farklı bir dezenformasyon biçimi. Nepal hükümetinin Meta ve TikTok’a başvurmasının nedeni de bu içeriklerin yalnızca yanlış bilgi üretmesi değil, afetin gerçek yardım mekanizmalarını etkileyebilme ihtimaliydi.  Burada gazetecilik açısından önemli olan nokta, bütün yanlış içeriklerin aynı yöntemle ele alınamayacağıdır.

Bir hata düzeltilebilir, kasıtlı manipülasyon araştırılabilir, dolandırıcılık ise hukuki ve ekonomik sonuçları olan önemli bir soruna dönüşür. Bu ayrımlar yapılmadığında “dezenformasyon” kavramı her türlü rahatsız edici veya resmi açıklamaya uymayan içeriği kapsayan geniş bir etikete dönüşebilir. DEVLETİN DEZENFORMASYONLA MÜCADELESİ Nepal hükümetinin sosyal medya şirketlerinden yanlış ve zararlı içeriklerin kaldırılmasını istemesi anlaşılabilir bir kamu politikası talebi.

Özellikle sahte yardım çağrıları veya yapay zekâ ile üretilmiş ve gerçekmiş gibi sunulan felaket görüntüleri açısından hızlı müdahale gerçekten gerekli olabilir. Ancak burada gazetecilik açısından başka bir mesele ortaya çıkıyor. Yanlış bilgiyle mücadele etmek ile bilgi akışını kontrol etmek aynı şey değildir.

Bu ayrım özellikle afet sırasında önem kazanır. Çünkü devlet, kriz yönetiminin doğal aktörlerinden biri olup, kamuoyuna bilgi sağlamak zorundadır. Ancak aynı devlet aynı zamanda afet yönetimindeki kendi kararlarının ve ihmallerinin gazeteciler tarafından sorgulanabileceği kurumdur.

Bu nedenle devletin bilgi üzerindeki rolü iki yönlüdür. Devlet doğru ve zamanında bilgi sağlamak zorundadır. Gazetecilik ise devletin sağladığı bilgiyi bağımsız olarak değerlendirmek zorundadır.

Bu iki işlev birbirinin alternatifi değildir. 29 Ağustos’ta Nepal hükümetinin yabancı gazetecilerin felaketi izlemelerine ilişkin yeni kurallar açıklaması bu nedenle dikkatle ele alınmalı. Kathmandu Post’un aktardığına göre yeni düzenlemeler yerli ve yabancı medya kuruluşlarının afet bölgesindeki çalışmalarına ilişkin prosedürleri belirliyor.

Bu tür düzenlemelerin meşru güvenlik ve koordinasyon gerekçeleri olabilir. Afet bölgesinde kurtarma ekiplerinin çalışmaları, güvenlik koşulları ve erişim sorunları gazetecilerin de dikkate alması gereken konular. Ancak akreditasyonun niteliği burada belirleyicidir.

Eğer amaç gazetecilerin güvenliğini sağlamak ve saha koordinasyonunu kolaylaştırmaksa düzenleme ile basın özgürlüğü arasında zorunlu bir çatışma bulunmayabilir. Buna karşılık akreditasyon, gazetecilerin hangi bölgelere girebileceğini, kimlerle konuşabileceğini veya hangi bilgileri yayımlayabileceğini belirleyen bir kontrol mekanizmasına dönüşürse sorun farklılaşır. Bu nedenle afet zamanında basın düzenlemelerinin değerlendirilmesi gereken temel ölçüt, düzenlemenin varlığı değil, gazetecilik faaliyetinin bağımsızlığı üzerindeki fiilî etkisidir.

YEREL GAZETECİNİN GÖRÜNMEYEN EMEĞİ Afetlerin uluslararası medyada görünür hale gelmesi çoğu zaman yabancı muhabirlerin sahaya ulaşmasıyla ilişkilendiriliyor. Ancak afet bölgesindeki bilgi üretiminin önemli bir bölümünü yerel gazeteciler gerçekleştiriyor. Yerel gazeteci bölgenin sosyal yapısını, yerleşimlerini, yerel yönetimlerini, ulaşım yollarını ve toplumsal ilişkilerini biliyor.

Kimin hangi bölgede yaşadığını, hangi açıklamanın hangi kurumdan geldiğini ve hangi bilgilerin daha önce de tartışıldığını bilme ihtimali daha yüksek. Ayrıca yerel gazeteciler afetin yalnızca haber konusu değil, çoğu zaman doğrudan mağdurudur. Media Action Nepal, felaket sonrasında bazı gazetecilerle iletişim kurulamadığını ve etkilenen bölgelerde medya faaliyetlerinin ciddi biçimde aksadığını bildirdi.

 Bu ayrıntı afet gazeteciliğinin çalışma koşullarına ilişkin önemli bir soruyu ortaya çıkarıyor. Gazetecilerden toplumsal krizleri belgelemeleri beklenirken onların kendi güvenlikleri nasıl korunacak? Gazetecilik kurumları için afet hazırlığı yalnızca teknik ekipman sağlamaktan ibaret olmamalı.

Gazetecilerin fiziksel güvenliği, psikolojik yükü, iletişim altyapısına erişimi ve kriz sırasında doğrulama yapabilme kapasitesi de planlanmalı. MAĞDURUN GÖRÜNTÜSÜ VE ETİK SINIR Afet haberlerinin en tartışmalı alanlarından biri görüntü kullanımıdır. Yıkılmış evler, cesetler, ağlayan aileler ve kurtarma çalışmalarının görüntüleri olayın insani boyutunu görünür kılabilir.

Fakat her görüntünün yayımlanması gerektiği sonucu buradan çıkmaz. Bir görüntünün gerçek olması, yayımlanmasının etik olduğu anlamına gelmez. Bir kişinin ölümünü gösteren görüntü gerçekten olayın boyutunu anlamak için gerekli mi?”, “Ailenin açık rızası var mı?”, “Görüntünün yayımlanması kişiye veya yakınlarına ek zarar verebilir mi?” “Aynı bilgi daha az müdahaleci bir biçimde aktarılabilir mi?” Bu sorular özellikle sosyal medya çağında önem kazanıyor.

Çünkü geleneksel medyada editoryal olarak sınırlandırılabilecek bir görüntü, kullanıcı tarafından başka bir bağlamda tekrar tekrar dolaşıma sokulabiliyor. Nepal hükümetinin platformlardan grafik görüntülere müdahale istemesi bu nedenle yalnızca sansür tartışması olarak ele alınamaz. Mağdur haklarının korunması meşru bir kaygıdır.

Ancak bu kaygının devlet tarafından içerik denetiminin genelleştirilmesine dönüşmemesi de aynı derecede önemlidir. Etik kararın merkezinde “görüntüyü yayımlayabilir miyiz?” sorusundan önce “bu görüntüyü yayımlamak kamu yararına hizmet ediyor mu?” sorusu bulunmalıdır. AFET HABERİNİN İNSANİ BOYUTU İLE DRAMATİZASYON ARASINDAKİ SINIR Gazetecilikte insan hikâyeleri afetin soyut istatistiklere indirgenmesini önler.

Bir kayıp kişinin ailesini, kurtulan bir çocuğu veya evini kaybeden bir topluluğu anlatmak, olayın insani boyutunu görünür kılabilir. Ancak insan hikâyesinin kullanılması da etik bir sorun taşıyor. Mağdurun yaşadığı travma haberin malzemesine dönüştüğünde gazeteci ile haber kaynağı arasındaki güç ilişkisi önem kazanıyor.

Özellikle felaketin ilk saatlerinde insanlar şok içinde olabilir; söyledikleri sözlerin veya verdikleri görüntülerin daha sonra nasıl kullanılacağını değerlendirecek durumda olmayabilirler. Bu nedenle afet gazeteciliğinde rıza kavramının sıradan haber koşullarından farklı düşünülmesi gerekir. Bir insanın kameraya konuşmayı kabul etmesi, yaşadığı travmanın her biçimde yayımlanmasını istediği anlamına gelmez.

İyi gazetecilik mağdurun sesini duyururken mağdurun kırılganlığını da hesaba katmalıdır. AĞ TOPLUMUNDA AFET HABERİ Manuel Castells’in ağ toplumu yaklaşımı, bu noktada bilgi dolaşımının neden artık yalnızca medya kuruluşları tarafından belirlenmediğini anlamaya yardımcı olur. Afet sırasında bilgi farklı ağlar arasında dolaşır.

Bir vatandaşın cep telefonuyla çektiği görüntü önce yerel bir WhatsApp grubunda, sonra X veya TikTok’ta, ardından uluslararası bir haber kanalında görülebilir. Aynı görüntü birkaç saat içinde farklı bağlamlarda tekrar tekrar kullanılabilir. Bu süreçte haberin kaynağı ile haberin dolaşımı birbirinden ayrılır.

Gazeteci artık yalnızca “Bu bilgiyi kim verdi?” sorusunu sormakla yetinemez. “Bu bilgi hangi ağlardan geçerek bana ulaştı?” sorusunu da sormalıdır. Bu, gazetecilikte kaynak kavramının genişlemesi anlamına geliyor.

Bir sosyal medya kullanıcısı haber kaynağı olabilir ancak onun paylaşımı tek başına doğrulanmış bilgi değildir. Bir devlet kurumu kaynak olabilir ama onun açıklaması da bağımsız doğrulamanın yerini tutmaz. Bir uydu görüntüsü güçlü kanıt sağlayabilir fakat onun tarihinin ve çözünürlüğünün incelenmesi gerekir.

Bir yapay zekâ sistemi görüntünün bazı özelliklerini analiz edebilir. Ancak nihai editoryal karar yine gazetecinin sorumluluğundadır. Ağ toplumunda gazeteciliğin temel becerisi bu nedenle yalnızca bilgi toplamak değil, bilginin dolaşım zincirini takip etmektir.

AFET GAZETECİLİĞİ VE HESAP VEREBİLİRLİK Bir afet haberinin başarısı yalnızca kaç kişinin kurtarıldığını veya kaç evin yıkıldığını bildirmesiyle ölçülmemeli. Afet sonrasında şu sorular da takip edilmeli: “Risk önceden biliniyor muydu?” “Erken uyarı mekanizmaları mevcut muydu?” “Bu mekanizmalar çalıştı mı?” “Altyapı neden bu kadar ağır zarar gördü?”, “Kurtarma kapasitesi yeterli miydi?”, ”Yardım hangi bölgelere ne zaman ulaştı?”, ”Kayıp kişilerin belirlenmesi nasıl yürütülüyor?” “Yeniden inşa sürecinde hangi kurumlar sorumlu olacak? Devletin afet öncesi ve sonrası kararları ne kadar şeffaf?

Bu sorular gazeteciliği yalnızca olayın tanığı olmaktan çıkarıp kamusal denetim mekanizmasına dönüştürür. Nepal örneğinde bu özellikle önemli. Felaket sonrasında yeni oluşan göllerin ve su birikintilerinin ek risk yaratabileceği konusunda yetkililer uyarılarda bulundu.

Uydu görüntüleriyle izlenen göllerden birinin boşalmaya başlamasına karşın diğerinin büyümeyi sürdürmesi, tehlikenin selin meydana geldiği gün sona ermediğini gösteriyor.  Dolayısıyla afet gazeteciliğinin zaman sınırı da genişlemeli. Afet haberinin sorumluluğu olayın gerçekleştiği gün sona ermemeli.

HABER İLE YARDIM ARASINDAKİ SINIR Afet sırasında gazeteciler bazen yardım çağrılarının taşıyıcısı haline geliyor. Kayıp kişiler için sosyal medya paylaşımları yapılıyor, yardım kampanyaları duyuruluyor, ihtiyaç listeleri yayımlanıyor. Bu faaliyetler insani açıdan değerli olabilir.

Ancak gazetecinin haberci rolü ile yardım organizasyonundaki rolünün birbirine karışması yeni sorunlar doğurabilir. Bir medya kuruluşu doğrulanmamış bir yardım kampanyasını yayımlarsa, bunun sonucunda insanların paraları sahte bir hesaba aktarılabilir. Nepal hükümetinin sahte bağış QR kodları konusunda uyarıda bulunması bu riskin somut bir örneği.

Bu nedenle gazetecilikte “iyi niyet” doğrulamanın yerine geçmemeli. Yardım çağrısının amacı gerçek olabilir ancak hesabın sahibi, kampanyayı yürüten kurum ve paranın nereye gideceği yine kontrol edilmelidir. Afet sırasında gazetecilik ile aktivizm arasındaki sınırlar daha geçirgen hale gelebilir.

Fakat bu durum gazeteciliğin doğrulama yükümlülüğünü azaltmaz; tersine artırır. DEVLET, MEDYA VE PLATFORMLAR ARASINDA YENİ BİR GÜÇ İLİŞKİSİ Bhote Koshi felaketi üç ayrı güç merkezinin aynı anda devreye girdiği bir krizi ortaya çıkardı. Devlet, afet yönetimini ve kamu güvenliğini sağlarken, medya, kamuoyunu bilgilendirip iktidarı denetlemek istiyor.

Öte yandan da platformlar, milyarlarca içeriğin dolaşımını kendi kuralları ve algoritmalarıyla yönetiyor. Bu üç aktörün amaçları her zaman aynı değil. Devlet yanlış bilgiyi azaltmak isterken bilgi üzerindeki kontrolünü artırabilir, medya hız baskısı nedeniyle yeterince doğrulanmamış içerik yayımlayabilir, platformlar da yanlış içeriklere müdahale ederken aynı zamanda hangi içeriğin görünür olacağını belirleyen algoritmik sistemlerini açıklamakta yetersiz kalabilir.

Bu nedenle afet iletişiminde tek bir aktöre güvenmek yeterli değildir. Devlet şeffaf, medya bağımsız, platformlar hesap verebilir olmalı, gazeteciler doğrulama standartlarını yükseltmeli, kamu ise dijital okuryazarlık açısından daha güçlü hale gelmeli. Bu yapıların her birinin sorumluluğu diğerinin yerine geçemez.

Bhote Koshi felaketi, iklim ve çevre krizleriyle birlikte afet gazeteciliğinin önümüzdeki yıllarda daha da önemli hale geleceğini gösteriyor. Himalaya bölgesinde buzulların ve yüksek dağ ekosistemlerinin değişmesi, sel ve buzul gölü taşması gibi risklerin izlenmesini daha önemli hale getiriyor. Nepal’deki felaket sonrasında yeni göllerin oluşması ve bunların aşağı havzalarda ek risk yaratması, afetin tek bir olaydan ziyade birbirini izleyen riskler zinciri şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu durum gazeteciliğin uzmanlık alanını da genişletiyor. Afet muhabirinin yalnızca olay yerinden görüntü göndermesi yeterli değil. İklim bilimi, hidroloji, jeoloji, risk yönetimi, uydu görüntüleri ve veri gazeteciliği konusunda temel bilgiye sahip olması giderek daha önemli hale geliyor.

Çünkü geleceğin afet haberciliği “kaç kişi öldü?” sorusuyla sınırlı kalamaz. Ölüm sayısının arkasındaki riskin nasıl oluştuğunu da araştırmak zorunda. SONUÇ Nepal’deki Bhote Koshi felaketi, doğal bir olayın aynı zamanda nasıl bir iletişim krizine dönüşebileceğini gösterdi.

Felaketin ardından eski görüntülerin yeniymiş gibi kullanılması, yapay zekâ ile üretilmiş videoların gerçek görüntüler olarak dolaşıma sokulması ve sahte yardım çağrılarının ortaya çıkması, afet sırasında bilgi güvenliğinin fiziksel güvenlik kadar önemli olduğunu ortaya koydu. Ancak sorun yalnızca sosyal medyadaki yanlış bilgilerden ibaret değil. Gazeteciliğin kendisi de kriz sırasında sınanıyor.

Hızlı olmak ile doğru olmak arasındaki tercih, resmi açıklamaların bağımsız biçimde doğrulanması, mağdurların görüntülerinin kullanımı, yerel gazetecilerin güvenliği, yabancı basının erişimi ve devletin medya üzerindeki düzenleyici rolü aynı çerçevenin parçaları. Nepal hükümetinin yabancı gazeteciler için yeni kurallar getirmesi bu nedenle yalnızca teknik bir akreditasyon meselesi olarak değerlendirilmemeli. Afet bölgesinde güvenlik ve koordinasyon gerekçeleri meşru olsa da, bu tür düzenlemelerin basın özgürlüğü üzerindeki etkisi uygulama biçimine göre değişebilir.

Aynı şekilde devletin Meta ve TikTok’tan sahte ve yapay zekâ üretimi içeriklere müdahale etmesini istemesi de tek başına sansür olarak nitelendirilemez. Sahte yardım kampanyaları veya gerçekmiş gibi sunulan yapay görüntüler doğrudan kamu zararına yol açabilir. Ancak yanlış bilgiyle mücadele için oluşturulan mekanizmaların daha geniş bir içerik kontrolüne dönüşmemesi gerekir.

Bu noktada gazeteciliğin bağımsız doğrulama işlevi merkezi önem taşıyor. Gazeteci için artık yalnızca kaynağın kim olduğu değil, bilginin hangi bağlamda üretildiği, nasıl dolaşıma girdiği ve hangi kanıtlarla doğrulanabildiği önem taşıyor. Özellikle görsel içeriklerde tarih, coğrafya, kaynak ve bağlam kontrolü haber üretiminin ayrılmaz parçası haline geliyor.

Afet gazeteciliğinin etik sorumluluğu da bununla sınırlı değil. Mağdurların mahremiyeti korunmalı, travma görüntülerinin kullanımında kamu yararı ölçütü gözetilmeli ve insanların acısı yalnızca dramatik bir haber malzemesine dönüştürülmemeli. Bununla birlikte gazetecilik, afetin insani boyutunu göstermekle yetinmemeli.

Afetin nedenlerini, hazırlık düzeyini, erken uyarı mekanizmalarını, altyapı kararlarını, kurtarma kapasitesini ve yeniden inşa sürecini de takip etmeli. Aksi halde medya felaketin sonuçlarını görünür kılarken, bu sonuçların nasıl ortaya çıktığına ilişkin soruları görünmez bırakabilir. Bu nedenle afet gazeteciliğinin temel görevi yalnızca felaketi belgelemek değil, kriz sırasında güvenilir bilgi üretmek ve kriz sonrasında kamusal hesap verebilirliği sürdürmektir.

Bhote Koshi örneğinde görülen temel sorun da burada ortaya çıkıyor. Fiziksel afetin ardından bilgi dolaşımı hızlanırken, doğru bilgi ile yanlış bilgi arasındaki sınır daha da belirsizleşiyor. Gazeteciliğin değeri ise tam bu belirsizlik içinde ortaya çıkıyor: Resmî açıklamayı aktarmak, sosyal medya görüntüsünü yeniden yayımlamak veya sahadaki dramatik görüntüyü göstermekten daha fazlasını yapmak.

Bilginin kaynağını araştırmak, bağlamını doğrulamak, belirsizliğini açıkça belirtmek, mağdurların haklarını gözetmek ve gerektiğinde kamu otoritelerini sorgulamak. Afet anında gazeteciliğin kamusal işlevi, olağan dönemdekinden daha az değil, daha fazla önem taşıyor. Çünkü kriz zamanlarında insanlar yalnızca bilgi aramıyor, kararlarını o bilgiye göre veriyor.

Bu nedenle yanlış haberin bedeli yalnızca gazetecilik açısından bir güven kaybı değil, gerçek dünyada ortaya çıkan bir zarar olabilir. Nepal’deki felaket bu nedenle gazetecilik açısından önemli bir sınav oluşturuyor. Bu sınavın ölçütü yalnızca olayın ne kadar hızlı haberleştirildiği değil; hangi bilginin neden yayımlandığı, ne ölçüde doğrulandığı, kimin sesinin duyulduğu ve kimin çıkarlarının görünür kılındığı olmalı.

Afet gazeteciliğinin niteliği, felaketin büyüklüğü karşısında üretilen görüntülerin sayısıyla değil, o görüntülerin ve bilgilerin ne kadar güvenilir, bağlamlı, etik ve kamusal yarara dayalı olduğuyla değerlendirilmelidir. Prof. Dr., İletişim Akademisyeni

İlgili Haberler