Zafer TAŞKIN / Frankfurt Almanya'dan yola çıkıp Alplerin heybetli dağları arasından Adriyatik'e doğru inerken, Hırvatistan'a ilk gelişimin beni yalnızca başka bir coğrafyaya değil, başka bir tarihe de götüreceğini bilmiyordum. Gri kayaların arasından deniz göründükçe manzara değişiyor; zeytinlikler, servi ağaçları, taş evler ve masmavi koylar yolculuğa başka bir anlam katıyordu. Sonra Dubrovnik çıktı karşıma.
Dünyanın dört bir yanından insanların görmek için geldiği, surları ve taş sokaklarıyla yüzyıllardır ayakta duran o şehir... Kalenin kapılarından içeri girdiğinizde yalnızca bir Orta Çağ kentinin güzelliğiyle karşılaşmıyorsunuz. Bu taşlar savaşlar gördü, kuşatmalar yaşadı, tüccarların seslerini, gemilerin gelişini ve barış arayışlarını gördü.
Adriyatik'in kıyısında yükselen bu şehir, tarihin hem tanığı hem de sahnesi oldu. Bugün aynı sokaklarda dünyanın dört bir yanından insanlar dolaşıyor. Dubrovnik'in surları ve taş sokakları Game of Thrones ve Star Wars gibi yapımlarda milyonlarca insanın karşısına çıktı.
Ama bu taşlar yalnızca filmlere ve dizilere sahne olmadı; savaşlara, kuşatmalara ve barışlara da tanıklık etti. Ekranın gösterdiği Dubrovnik ile taşların hafızasında yaşayan Dubrovnik aynı şey değildi. Ben de bunu düşünerek kıyıyı takip edip kuzeybatıya doğru ilerledim.
Birkaç kilometre sonra Zaton Koyu'na ulaştım. Ailemle birlikte Zaton'da kaldığımız günlerde zaman Dubrovnik'teki gibi akmıyordu. Taş evler, zeytin ağaçları, küçük tekneler ve Adriyatik'in dinginliği insanı konuşmaktan çok dinlemeye çağırıyordu.
Oğlum Mahir de bu sakinliğin içinde denizle, taşlarla ve çevresinde olup bitenlerle ilgileniyor, zaman zaman yanıma gelip sohbetlerimizi merakla dinliyordu. Her gün aynı saatte, deniz kıyısındaki o heybetli ağaçların altında oturuyordum. Biraz ileride, yine her gün aynı yerde oturan iki yaşlı insan dikkatimi çekmişti.
Bazen sessizce denize bakıyor, bazen kendi aralarında konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını anlayamıyordum ama yüzlerindeki derin çizgiler, sanki uzun bir geçmişin izlerini taşıyordu. Zaton'da kaldığımız evin önünden her sabah teknesiyle denize açılan, akşamları da aynı yerde teknesini bağlayan genç bir Hırvatla kısa sürede kaynaştık.
Luka otuzlu yaşlarındaydı. Zaton ve çevresi hakkında merak ettiğim ne varsa ona soruyor, o da bildiklerini anlatıyordu. Bir gün yine çevrenin geçmişini ve savaş yıllarını konuşurken gözüm o iki yaşlı adama takıldı.
Onları göstererek Luka'ya kim olduklarını sordum. Luka, “Gel, seni tanıştırayım,” dedi. Birlikte yanlarına gittik.
Önce beni onlara tanıttı, sonra dönüp onları bana: “Bu Ante. Hırvat. Diğeri Hasan.
Boşnak.” Böylece her gün uzaktan gördüğüm o iki yaşlı insanla ilk kez tanıştım. O anda henüz bilmiyordum ama tarihin yaşayan iki tanığıyla karşı karşıyaydım. Luka Almanca biliyordu.
Ben soruyor, Luka aktarıyor, Ante ile Hasan geçmişe dönüyordu. Zamanla onlara içimden iki çınar demeye başladım. Savaşlar geçer, devletler değişir, sınırlar yeniden çizilir; onlar kalır ve gördüklerini içlerinde taşırlar.
Ante ile Hasan'ın hayatında, aynı coğrafyanın iki farklı Yugoslavya'sı vardı. Biri İkinci Dünya Savaşı'nın karanlığından ortak bir direniş duygusuyla çıkmıştı. Diğeri, yarım yüzyıl sonra kardeş kavgasının ateşinde parçalanacaktı.
1941'de Nazi Almanyası ve müttefikleri Yugoslavya'yı işgal ettiğinde Adriyatik kıyıları da savaşın gölgesine girdi. Fakat savaş yalnızca dağlarda ve cephelerde yaşanmadı. Dağlara çıkan insanların arkasında bir halk vardı.
Köylüler yiyeceklerini paylaştı, balıkçılar geceleri kıyıya yanaştı, kadınlar dağlardaki insanlar için elbiseler dikti. Yaralı Partizanlar evlerde saklandı ve tedavi edildi. Bir lokma ekmek, bir battaniye, bir haber, bazen küçük bir tekne...
Küçük görünen bütün bu işler birleştiğinde büyük bir direnişe dönüşüyordu. Tito'nun önderliğindeki Partizan hareketinin gücü yalnızca silahlarında değildi. Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar, Slovenler, Karadağlılar ve Makedonlar faşizme karşı ortak bir direnişin parçası oldular.
Faşizmin insanları birbirine düşürmesine karşı başka bir söz yükseliyordu: Birlikte yaşayabiliriz. Savaşın kitaplarda anlatılan yüzü çoğu zaman devletlerin, orduların ve komutanların tarihidir. Oysa Ante ile Hasan'ın hafızasında başka bir tarih vardı: halkın görünmeyen gücü.
Bir gün Ante ile Hasan'ın uzun uzun baktıkları noktaya ben de baktım. Ante, önümüzde uzanan yolu gösterdi. “Bu araba yolu eskiden bir patikaydı,” dedi.
Hasan denize ve tepelerin ardına baktı. “Kardeşlerimiz o patikadan geceleri yürürdü,” dedi. “Sessizce...
Bazen türkü söyleyerek tepeleri aşarlardı.” Bir süre sustular. Sonra anladım ki onların baktığı yer, benim gördüğüm yol değildi. Onlar asfaltın altında hâlâ o eski patikayı görüyorlardı.
“Biz onları hâlâ görüyoruz,” dedi Hasan. “Gözlerimizle değil... yürek gözümüzle.” O anda önümdeki yol değişti.
Artık yalnızca Zaton'un kıyısından tepelere çıkan bir yol değildi. Bir zamanlar insanların birbirine ulaşmak, yaralı taşımak, yiyecek götürmek ve haber ulaştırmak için yürüdüğü bir hafıza yoluydu. Yollar değişebilir, taşlar asfaltla örtülebilir.
Ama insanın hafızasında yürünmüş yollar kaybolmaz. Bir gün konuşmalarımızın arasında Mahir eline aldığı küçük bir taşı denize fırlattı ve birdenbire bütün kıyının duyacağı şekilde bağırdı: “Kahrolsun Naziler!” Hepimiz bir an sustuk. Ante ile Hasan birbirlerine baktılar.
Luka olani anlatti. Sonra yüzlerinde hafif bir gülümseme belirdi. O an, yıllar önce yaşanmış bir savaşın hikâyesi, üç kuşağın arasında yeniden hayat bulmuş gibiydi.
Savaş sonrasında Yugoslavya yeniden kuruldu; toplumda önemli dönüşümler yaşandı. Aynı zamanda siyasal özgürlükler ve iktidarın kullanımı konusunda çelişkiler de vardı. Tarihi anlamak, onu ne kutsamak ne de bütünüyle reddetmektir.
Ama o kuşağın hafızasında bir gerçek kalmıştı: Farklı insanlar ortak bir gelecek için yan yana durabilmişti. Sonra yıllar geçti. 1990'larda aynı coğrafya bambaşka bir hikâyeye sahne oldu.
Bu kez düşman dışarıdan gelmedi. İnsanlar birbirlerine düşman edilmeye başladı. Milliyetçilik, korku, iktidar mücadeleleri ve ekonomik çıkarlar ortak hayatı parçaladı.
Yugoslavya çözülürken savaşlar, kuşatmalar, sürgünler ve katliamlar yaşandı. Bir zamanlar faşizme karşı aynı safta duran insanların çocukları ve torunları birbirlerine silah doğrulttu. Ve bütün bu tarihin ortasında, Zaton'da biri Hırvat, biri Boşnak iki yaşlı insan hâlâ yan yana oturuyordu.
Belki de tarihin en güçlü cevabı buydu. Aynı denize bakıyorlardı. Aynı güneşin altında susuyorlardı.
İnsanların arasına duvar örülebilir; ama insanın insana duyduğu yakınlık, bütün sınırların ötesinde yaşamaya devam edebilir. Bugün Zaton'un kıyıları turizmin dünyasının içinde. Taş evler tatil evlerine, koylar restoranlara, deniz tüketilecek bir manzaraya dönüşüyor.
Turizmin kendisi sorun değil. Dünyayı görmek, başka insanları tanımak değerlidir. Sorun, hayatın ve tarihin yalnızca piyasa değeriyle ölçülmeye başlanmasıdır.
Bir evin kaç turist ağırlayacağıyla değerlendirilmesi, bir koyun ne kadar gelir getireceğinin hesaplanması, bir halkın acısının birkaç turistik cümleye indirgenmesi... Oysa bir coğrafyanın gerçek zenginliği denizinin berraklığından, taş evlerinin güzelliğinden çok daha büyüktür. Bir lokma ekmeğin paylaşılmasıdır.
Bir yaralının saklanmasıdır. Korkuya rağmen açılan bir kapıdır. Gecenin karanlığında sessizce kıyıya yanaşan bir teknedir.
Hafıza tam da burada başlar. Akşamları Ante ile Hasan'a bakarken, yüzlerindeki çizgilerde iki savaşın hüznünü görüyordum. Ama yalnızca hüzün yoktu.
Bir umut da vardı. Belki umut, geçmişi unutmak değil; geçmişin içinden başka bir gelecek çıkarabilmektir. Güneş Adriyatik'in üzerine inerken Ante ile Hasan yine yan yana oturuyordu.
Biri Hırvat, biri Boşnak. İki savaşın tanığı. İki Yugoslavya'nın hafızası.
Ama aynı denizin kıyısında hâlâ yan yana. Onların sessizliğinde geçmişi, denizin sesinde geleceği dinledim. Bazı kıyılar yalnızca denize açılmaz.
Bazı kıyılar insanın insana sahip çıktığı günlere açılır. Bazı insanlar kütüphanelerden daha fazla tarih taşır. Hafıza satılmaz.
Kardeşlik unutulmaz. Umut ise Adriyatik'in dalgaları gibi kıyıya yeniden, yeniden ve yeniden vurur.