90’lı yıllarla yüzleşmek
Geçtiğimiz hafta sonu Selman Yeşilgöz’ün 90’larda Dersim: Belgeler, Raporlar, Tanıklıklar kitabının tanıtım toplantısı vardı. Toplantının Dersim’de olması önemliydi, çünkü o yılların sınırsız baskıcı politikalarına...
Geçtiğimiz hafta sonu Selman Yeşilgöz’ün 90’larda Dersim: Belgeler, Raporlar, Tanıklıklar kitabının tanıtım toplantısı vardı. Toplantının Dersim’de olması önemliydi, çünkü o yılların sınırsız baskıcı politikalarına karşı ses veren nadir coğrafyalardan biriydi. Gerçi o saldırılar karşısında pek çok köyün haritadan silinmesini önleyememiş, hatta 173 köyün haritadan silindiği 1938 Kırımı’ndan daha fazlasını, 287 köyünü tümüyle yitirmişti.
Ama yine de olanlara sessiz kalmamış, sesini duyurmak için muazzam gayret sarf etmişti. Sosyoloji toplumsal değişimi, diğer faktörlerin yanı sıra kuşaklar-dönemler üzerinden anlama yöntemini esas alır. Böyle bakıldığında 1980’ler, 90’lar ve sonrası arasında süreklilikler ve kopukluklar dikkat çeker.
80 askeri darbesinin muhalif sesleri tümüyle kıstığı yıllardan sonra kitlesel ilk kentsel hareketler 1990’lara doğru başlamıştı. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin Beyazıt Kampüsü’nden Laleli’ye yürüyüşü ve maden işçilerinin Zonguldak’a yürüyüşü en çok iz bırakan eylemlerdi. Darbeci zihniyetin, türlü baskılarla engellemek istediği SHP’nin 1989 yerel seçimlerindeki başarısı, toplumsal umudun yeniden dirildiğini gösteriyordu.
Takip eden aylarda Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kürt siyasetine dair geleneksel devlet politikasından kopuş sinyalleri vermesi umutları daha da yukarı çekmişti. TCK’nın 141-142. maddeleri o günlerde kaldırılmış, çok sayıda muhalif politik tutuklu serbest bırakılmıştı.
Kısaca, darbenin yaratmak istediği politik iklim daha başlarken kırılmıştı. *** 90’lı yılların karanlık ve ağır tahribat yaratan politika ve uygulamalarının, bu yeni eğilime karşı bir önleme politikasının ürünü olduğunu belki o günlerde görmek zordu ama bugün net görülebiliyor. Bu ülkenin politik olarak kendi doğallığında bir yere evrilmesine, sistem içi odaklar kararlarıyla müdahale etmişlerdi.
Aslında tecrübelere bakıldığında yüzyıllardır devam eden bir sistem geleneği 90’ların başında yeniden devreye girmiş görünüyordu. Kürt sorununu, Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı boşaltarak çözmeyi tahayyül eden zihniyet o yeni politikanın ürünüydü. Köylerin boşaltılması, gözaltında kaybedilme vakaları, Madımak Katliamı, Başbağlar Katliamı vb.
hep aynı politikanın ürünleriydi. Cumartesi Anneleri gibi özgün bir grubun ortaya çıkması yine o politikaların yarattığı sosyolojik yıkımın bir sonucuydu. Sistemin bu yeni politik tercih ve uygulamaların kamuya yansıma biçimlerindeki en dikkat çekici husus, ülkeyi yönetenlerin olan bitenleri gizlemeye ve geçiştirmeye çalışmalarıydı. Köyleri yakmak üzere gelen helikopterlerin “terör örgütü”ne ait olduğunu bile söyleyen devlet yöneticileri vardı.
Çünkü sistemin odaklarında alınan kararlar, görünüşe göre devleti temsil eden muhatapların da üstündeydi. Uygulamaların yasal kararları yoktu, bu yüzden hukuken takip imkânları kısıtlıydı. Ağır saldırılar aleniydi ama kararları aleni değildi.
*** Dersim, bütün bu kaotik ortamda kendisine yeniden reva görülenlere karşı bir ses verebilmişti. Heyetler oluşturmuş, devletin kapılarına dayanmış; Cumhurbaşkanından, parti başkanlarına kadar her kapıyı çalmışlardı. Tanıklık ettikleri zulmün özetini içeren raporlar hazırlamışlardı.
Dahası bu mücadeleleri örgütlü hale getirmek üzere Tunceli Dernekleri’ni kurmuş, ülkenin büyük şehirlerinde ve pek çok Avrupa ülkesinde bir dizi toplantı yapmışlardı. Munzur Doğa ve Kültür Festivali ve bölgede yapılmak istenen barajlara karşı direniş de o karşı çığlığın bir devamıydı. Dersim’in ayırıcı yanı buydu.
Selman Yeşilgöz’ün kitabı bütün bu sürecin belgelerini, tanıklıklarını, raporlarını içeren ve yakın tarihimize dair belleği yeniden hatırlatan kıymetli bir çalışma. Kitap 90’ları ve öncesini görmüş ülkenin bütün sağduyulu insanlarını, o yıllarda dair sistem politikalarının sonuçlarını araştırma, tartışma, sorgulama ve yargılamaya bir çağrı olarak da okunabilir. Türkiye barışını gerçekten arıyorsa herhalde en yakın zaman içinde olan 90’lı yıllardan başlayarak bütün bu süreçle yüzleşmelidir.
Bunun yolu da önce aleniyettir. Aleniyet yoksa umut da olmaz. Şimdiki “barış süreci”nin bir türlü umut yaratamaması gibi.


