50 m²’lik istifa
Cumartesi günü yıllık iznin ardından yazdığım ilk yazıda, haber detoksu yaptığım son bir ayın bana hatırlattıkları nedeniyle toplumsal bir mekanizmadan söz etmiştim: Yapısal krizler bireysel çaresizlik eylemlerine yol...
Cumartesi günü yıllık iznin ardından yazdığım ilk yazıda, haber detoksu yaptığım son bir ayın bana hatırlattıkları nedeniyle toplumsal bir mekanizmadan söz etmiştim: Yapısal krizler bireysel çaresizlik eylemlerine yol açar, kitleler kendini kurbanla özdeşleştirir, bunu güçlü bir ahlaki şok izler, ahlaki şoklar toplumsal öfkeye yol açar, toplumsal öfkenin de farklı toplumlarda farklı şekillerde ortaya çıkan siyasal sonuçları olur. Pazar günü uzaktan uzağa sohbet ederken sevgili Zafer Arapkirli 5 yıl önce Norveç’te yaşanan bir krizi anımsattı. Sosyal medyada “Kendi halkına karşı yozlaşmış bir suçlu… Sanki küçük düşürülmek ona yakışmazmış gibi!
Norveç siyasetinde ‘yozlaşmışlığın’ zirvesi!” gibi ifadelerle paylaşılan kriz, bugün yaşadıklarımız düşünüldüğünde anımsanmayı hak ediyor! Norveç Parlamentosu’yeni seçilmiş başkanı Eva Kristin Hansen “affedilemez bir suç” nedeniyle istifa etmişti. Suçu, parlamentonun milletvekillerine sağladığı konut yardımından usulsüz olarak yararlanmak.
İşçi Partili Hansen, parlamentoya 29 km uzaklıkta oturmasına karşın parlamentodan 40 km uzakta yaşayanlara verilen 50 m² konuta taşınmış ve polis de hiçbirinin ismini açıklamadan 6 milletvekili hakkında bu iddianın soruşturulduğunu duyurmuştu. “Bu kişilerden birinin ben olduğumu varsayıyorum” diyen Hansen, durumu “çok hasta” olmasıyla açıklamaya çalışmış ama istifa ederken “Polis soruşturması altında bulunan bir kişinin parlamento başkanı olarak görev yapması kabul edilemez diye düşünüyorum” diye de eklemişti. Zaman zaman farklı ülkelerden böyle örnekler duyuyor ve bizim “normal”imize hiç benzemediği için de şaşırıyoruz.
Siyasetin kişisel çıkar, ideolojik tutarsızlık ve ilkesizlikle özdeşleşmesi ve bu durumun bir “normal”e dönüşmesi bir yapısal krizin sonucu. Kaçınılmaz olarak da ahlaki şoklara yol açıyor. Transfer edenin de transfer edilenin de toplumda yol açtığı duygu aynı!
Bulantı! Kendisini bu hâlin dışında konumlandıranların ideolojik çizgilerinden bağımsız bir toplumsal karşılığı, saygınlığı oluyor. AKP’ye geçeceği iddiaları karşısında “Seçmenin iradesine sadakat, siyasetin namusudur!” diyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş bu gerçeğin farkında bir siyasetçi profili çiziyor.
Batı merkezli siyaset bilimi “demokrasiye karşı otokrasi” paradigmasıyla hem renkli devrimleri ve rejim değişikliklerini destekledi hem de değişimleri “demokrasi”nin “otokrasi”ye karşı üstünlüğüyle açıkladı. Kimi Çinli akademisyenler de Çin’in başarısını açıklarken bu paradigmanın karşısına “iyi yönetişime karşı kötü yönetişim” paradigmasını koyarlar. Onlar için iyi yönetişimin üç temel ilkesinden biri “insanların yaşam standartlarını iyileştirmek”, diğer ikisi de “siyasi istikrar” ve “verimliliği artırmak”tır.
Bu üçü varsa, tek başına otokrat suçlamaları ve özgürlük söylemi rejimleri sarsmıyor. Ama bu üçünün olmadığı yerde, üzerine şiddetli ahlaki şoklara yol açan olaylar eklenirse iktidarlar için kaçınılmaz siyasi sonuçlar doğuyor. Şimdi bizim fon krizlerini ve transferleri bu kuramsal arka plan ışığında ve daha önce milletvekili olarak hak kazandığı ama sonra parlamentoya 29 km uzaktaki eşinin yanına taşınmasına karşın aynı konutu kullanan Hansen’in 50 m²’lik istifasıyla birlikte düşünelim!
Bu netlikte ve bir kuramsal çerçevede düşünmeseler de kendilerini kurbanlarla özdeşleştiren milyonlar bunu içlerinde hissedecek ve mutlaka tepki vereceklerdir. Hiçbir toplum ahlaki şoklarla sürgit yaşayamaz. Bizim de yaşayamayacağımız kesin.
Geriye “bireysel çaresizlik eylemleri”ne sarılmadan hep birlikte çıkış yolları aramak, misal Pazar günü de Burhaniye’de olduğu gibi Yan Yana durmak kalıyor!



