Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu - İletişim Akademisyeni Bir insanın yüzü, sesi, mimikleri ve konuşma biçimi üzerinde ne kadar söz hakkı vardır?
Bu soru, yapay zekânın insan görüntüsünü ve sesini son derece gerçekçi biçimde yeniden üretebilmesiyle birlikte yalnızca mahremiyet ve kişilik hakları açısından değil, kimlik kavramı bakımından da önem kazandı. Çünkü yapay zekâ, bir kişinin fiziksel ve davranışsal özelliklerini kopyalayabiliyor, bunları farklı bağlamlarda yeniden kullanabiliyor ve kişinin hiç bulunmadığı ortamlarda onun dijital bir temsilini oluşturabiliyor. Haziran 2025’te Danimarka bu konuda dikkat çekici bir adım attı.
Hükümet ile parlamentodaki geniş bir siyasi çoğunluk, insanların bedenleri, yüzleri ve sesleri gibi kişisel özelliklerinin yapay zekâ yoluyla gerçekçi biçimde taklit edilmesine karşı daha güçlü bir hukuki koruma getirilmesi konusunda uzlaştı. Önerilen telif yasası değişikliği, kişilerin izni olmadan oluşturulan ve paylaşılan gerçekçi dijital taklitlere karşı daha güçlü haklar tanımayı amaçlıyordu. Ancak aradan geçen bir yıl, bu girişimin henüz tamamlanmış bir hukuki düzenlemeye dönüşmediğini gösteriyor.
Danimarka’nın 2025’te duyurduğu değişikliğin yürürlüğe girdiğini doğrulayan güncel bir resmi kaynak bulunmuyor. Dolayısıyla bir yıl önce ortaya konan siyasi irade ile bugün geçerli olan hukuk arasında hâlâ bir mesafe bulunuyor. Bu durum, yapay zekâ alanında teknolojik gelişme ile hukuki düzenleme arasındaki farkı açık biçimde ortaya koyuyor.
Yapay zekâ insanın dijital bir kopyasını oluşturma konusunda çok hızlı ilerlerken, hukuk bu kopyanın hangi koşullarda kullanılabileceğini ve kişinin bu kullanım üzerindeki haklarını hâlâ tanımlamaya çalışıyor. MESELE ARTIK YALNIZCA DEEPFAKE DEĞİL Deepfake kavramı uzun süre belirli bir sorunu ifade etmek için kullanıldı. Gerçek bir insanın görüntüsünü veya sesini değiştirerek onu hiç yapmadığı ya da söylemediği bir şeyi yapmış gibi göstermek.
Ancak yapay zekânın gelişmesiyle birlikte sorun bunun ötesine geçti. Bugün yapay zekâ, mevcut bir görüntüyü değiştirmekle sınırlı değil. Bir kişinin sesinden yeni cümleler oluşturabiliyor, yüzünü başka bir bedenin üzerine yerleştirebiliyor, konuşma tarzını taklit edebiliyor ve onu gerçekte hiç bulunmadığı bir olayın parçasıymış gibi gösterebiliyor.
Dolayısıyla burada yalnızca sahte bir görüntünün üretilmesinden söz etmiyoruz. Kişinin dijital ortamda nasıl temsil edildiği ve bu temsil üzerinde kimin söz sahibi olduğu da tartışmanın bir parçası haline geliyor. Bu nedenle deepfake’lerle mücadele önemli olmakla birlikte tek başına yeterli bir çerçeve sunmuyor.
Daha geniş bir soruya bakmak gerekiyor. Bir insanın dijital temsili üzerinde kim karar verecek? İNSAN BİR TELİF ESERİ DEĞİLDİR Danimarka’nın yaklaşımı bu açıdan önemli, ancak aynı zamanda hukuki korumanın hangi zeminde kurulacağı konusunda yeni bir tartışma başlatıyor.
İnsanların yüzlerini ve seslerini telif hukuku üzerinden korumaya çalışmak pratik bir çözüm olabilir. Fakat insan yüzünü bir kitap, fotoğraf veya müzik eseriyle aynı hukuki kategoriye yerleştirmek sorunlu. Bir fotoğrafın telif hakkı başka bir kişiye ya da kuruma ait olabilir; ancak fotoğraftaki kişinin yüzü yalnızca ekonomik değeri olan bir eser değildir.
Yüz, ses ve beden kişinin kimliğinin parçalarıdır. Bu nedenle yapay zekâ çağında yalnızca mülkiyet kavramına dayanan bir koruma yeterli olmayabilir. Burada daha geniş bir kavrama, yani dijital benlik hakkına ihtiyaç duyulabilir.
Dijital benlik hakkı, kişinin kendisini dijital ortamda temsil eden yüzü, sesi, görüntüsü ve davranış biçimleri üzerinde söz sahibi olmasını ifade ediyor. Böyle bir yaklaşım, hukuki soruyu da değiştiriyor. Konu yalnızca “Bu içeriğin sahibi kim?” sorusuyla sınırlı kalmıyor; “Bu dijital temsil kimi temsil ediyor ve temsil edilen kişinin bu kullanım üzerinde ne kadar söz hakkı var?” sorusu da önem kazanıyor.
AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKA BİR YÖNDEN İLERLİYOR Danimarka’daki ulusal girişim henüz tamamlanmamışken Avrupa Birliği başka bir alanda ilerledi. AB Yapay Zekâ Yasası’nın şeffaflık hükümleri 2 Ağustos 2026’da uygulanmaya başladı. Bu kurallar, belirli yapay zekâ sistemlerinin sağlayıcıları ve kullanıcıları açısından yapay olarak üretilen veya manipüle edilen içeriklerin tespit edilebilir ve uygun biçimde açıklanmasını öngörüyor.
Deepfake içerikler de bu şeffaflık yükümlülüklerinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Avrupa Komisyonu, kuralların nasıl uygulanacağına ilişkin kılavuzları da Temmuz 2026’da yayımladı. Bu düzenlemeler yapay zekâ tarafından oluşturulan içeriğin açık biçimde tanımlanmasını amaçlıyor.
Ancak bir içeriğin yapay zekâ tarafından üretildiğini belirtmek, içeriğin yol açtığı zararı kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. BİR DEEPFAKE’İ ETİKETLEMEK MAĞDURU KORUMAZ Bir kadının yüzünün rızası dışında cinsel içerikli bir görüntüye yerleştirildiğini düşünelim. Görüntünün üzerine “AI-generated” ibaresinin eklenmesi, görüntünün oluşturulmasını engellemez.
Yayılmasını da otomatik olarak durdurmaz. Daha önemlisi, kişinin itibarına verilen zararı veya görüntüyü daha önce görmüş insanların zihninde oluşan izlenimi geri almaz. Benzer bir sorun siyasi içeriklerde de ortaya çıkabilir.
Bir politikacının hiç söylemediği bir sözü söylediğini gösteren sahte bir video daha sonra yapay zekâ ürünü olarak etiketlenebilir. Fakat milyonlarca kişi videoyu etiketi görmeden önce izlemiş olabilir. Yanlış bilginin düzeltilmesi, ilk izlenimin yarattığı etkiyi her zaman ortadan kaldırmayabilir.
Bu nedenle şeffaflık ile kişilik hakkının korunmasını birbirinden ayırmak gerekiyor. Avrupa Birliği’nin AI Act yaklaşımı esas olarak bilgi ortamında şeffaflığı artırmayı hedeflerken, Danimarka’nın önerdiği düzenleme doğrudan kişinin kendi görüntüsü, sesi ve bedeni üzerindeki haklarını güçlendirmeye yöneliyor. Yapay zekâ çağında her iki koruma biçimine de ihtiyaç var.
SORUN YALNIZCA SAHTE GÖRÜNTÜNÜN GERÇEK SANILMASI DEĞİL Deepfake tartışmalarında genellikle insanların sahte bir görüntüyü gerçek sanması üzerinde duruluyor. Ancak bunun tersine çevrilmesi de ciddi bir sorun yaratabilir. Gerçek bir görüntünün veya ses kaydının yapay zekâ ürünü olduğu ileri sürülerek reddedilmesi artık mümkün.
Örneğin bir siyasetçinin gerçekten söylediği bir söz, “Bu deepfake” denilerek inkâr edilebilir. Gerçek bir fotoğrafın da yapay zekâyla üretildiği iddia edilebilir. Böylece yapay zekâ, sahte içeriğin gerçekmiş gibi kabul edilmesine yol açabileceği gibi gerçek içeriğin de sahte olduğu iddiasını güçlendirebilir.
Bu ikinci ihtimal demokratik toplumlar açısından özellikle önem taşıyor. Çünkü ortak bir gerçeklik duygusu yalnızca doğru içeriklerin üretilmesine bağlı değil. İnsanların hangi görüntünün, sesin veya belgenin kanıt olarak kabul edilebileceği konusunda belirli bir ortak zemine sahip olması gerekiyor.
Eğer her görüntüye “Bunun yapay zekâ tarafından üretilmiş olma ihtimali var” kuşkusuyla yaklaşılırsa, yalnızca deepfake içeriklerin değil, gerçek kanıtların da inandırıcılığı zayıflayabilir. MAHREMİYETİN ANLAMI DEĞİŞİYOR Yapay zekâ, klasik mahremiyet anlayışının sınırlarını da genişletiyor. Daha önce kişisel verilerin korunması tartışmasında temel soru, kişinin hangi verilerinin toplandığı ve bu verilerin nasıl kullanıldığıydı.
Şimdi buna başka bir soru ekleniyor: Toplanan veriler kullanılarak kişi hakkında nasıl bir dijital temsil üretilebilir? Bu iki mesele aynı değil. Bir kişinin ses kaydı bir veridir.
Ancak bu kayıttan kişinin hiç söylemediği cümleleri söyleyen yeni bir ses oluşturulması, verinin toplanmasından farklı bir kullanım biçimidir. Aynı şekilde bir fotoğraf kişisel veri niteliği taşıyabilir; fakat bu fotoğraf kullanılarak kişinin hiç bulunmadığı bir ortamda yeni bir görüntüsünün oluşturulması başka bir hukuki ve toplumsal sorun yaratır. Bu nedenle kişisel verilerin korunmasının yanında, bu verilerden üretilebilecek dijital kişiliğin nasıl korunacağı da tartışılmalı.
Çünkü dijital temsil, kişinin fiziksel varlığından bağımsız olarak dolaşıma girebilir. İnsan aynı anda iki farklı yerde bulunamaz veya aynı anda iki ayrı konuşmayı yapamaz. Dijital bir kopya için ise bu fiziksel sınırlar geçerli değildir.
Bir kişinin yüzü çok sayıda videoda kullanılabilir, sesi farklı ülkelerde farklı cümleler söyleyebilir ve dijital temsili, kişinin hiç katılmadığı bir toplantıda onun adına konuşabilir. Bu durum fiziksel kişi ile onun dijital temsili arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektiriyor. Gelecekte kimlik kavramı yalnızca biyolojik bedenle sınırlı olmayabilir.
Kişiye benzeyen ve onun adına konuşabilen dijital varlıklar da kişinin kimliğiyle doğrudan ilişkilendirilebilir. Bu nedenle dijital benlik, teknoloji şirketlerinin kullanım koşullarına bırakılabilecek sıradan bir kullanıcı meselesi olarak görülmemeli. Konu aynı zamanda temel haklarla ilgili.
HUKUK TEKNOLOJİYİ YAKALAYABİLECEK Mİ? Danimarka’nın girişimi bu açıdan öğretici. Haziran 2025’te geniş bir siyasi uzlaşmayla başlayan süreç, kişilerin kendi bedenleri, yüzleri ve sesleri üzerindeki haklarını güçlendirmeyi amaçlıyordu.
Hükümet, bu uzlaşmayı telif yasasında değişiklik yapacak bir teklif haline getirmeyi planladığını açıkladı. Ancak aradan geçen bir yıl içinde düzenlemenin yürürlüğe girdiğini doğrulayan güncel bir resmi kaynak bulunmuyor. Burada teknoloji ile hukuk arasındaki hız farkı belirginleşiyor.
Bir yapay zekâ modeli yeni bir yüzü birkaç saniye içinde üretebilirken, aynı sorunun parlamentolar tarafından tanımlanması, tartışılması, yasalaştırılması ve uygulanması çok daha uzun sürüyor. Bu gecikmenin yalnızca hukuki bir sonucu yok. Hukukun henüz tanımlamadığı yeni dijital alanlar bir süre boyunca büyük ölçüde teknoloji şirketlerinin kendi kurallarıyla yönetiliyor.
Bu nedenle yalnızca daha hızlı yasa çıkarmak yeterli değil. Öncelikle hangi hakların korunması gerektiğinin açık biçimde ortaya konulması gerekiyor. Burada bir başka yapısal sorun daha ortaya çıkıyor.
Hukukun her yeni teknolojik gelişmeye karşı önceden ve ayrıntılı kurallar koymasını beklemek gerçekçi değil. Özellikle özel hukuk alanında yargı, mevcut normları yorumlayarak yeni durumlara uygulanabilir emsal kararlar geliştirebilir. Bu nedenle hukukun yalnızca yazılı düzenlemelerden ibaret olmadığını, yorum yoluyla da gelişebildiğini göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Bununla birlikte bu yorum alanının da sınırları var. Özellikle ceza hukukunda suç ve cezanın kanuniliği ilkesi, yorum yoluyla yeni bir suç yaratılmasına izin vermez. Bir davranışın suç sayılabilmesi için önceden ve yeterince belirli bir yasal dayanağın bulunması gerekir.
Dolayısıyla yapay zekânın ortaya çıkardığı her yeni zararlı davranışı mevcut ceza hükümlerini genişleterek suç haline getirmek mümkün değildir. Ancak mesele yalnızca yeni suçlar yaratmakla da sınırlı değil. Mevcut hukuk içinde kişilik hakları, özel hayatın korunması, tazminat, içerik kaldırma ve benzeri alanlarda kullanılabilecek çeşitli hukuki araçlar bulunuyor.
Sorun çoğu zaman araçların bütünüyle yokluğu değil, bunların yeni teknolojik durumlara karşı ne ölçüde ve ne hızla işletilebildiği. Daha temel sorun ise hukukun ötesine geçiyor. Hangi alan ve kademede olursa olsun, iktidarı elinde bulunduranlar denetlenmedikleri ölçüde yetkilerini genişletme eğiliminde.
Teknoloji bu sorunu ortadan kaldırmıyor. Aksine, yüz, ses, veri, görünürlük ve dijital temsil üzerinde yeni güç alanları yaratıyor. Bu nedenle yapay zekâ çağında asıl mesele yalnızca teknolojiyi düzenlemek değil, teknolojiyi kullanan gücün de sınırlarını belirlemek.
Dijital benlik hakkı tartışması tam da bu nedenle yalnızca teknik veya hukuki bir tartışma değil, aynı zamanda bir iktidar ve denetim meselesi. DEEPFAKE’LERDEN ÖNCE İNSANI DÜŞÜNMEK Deepfake’lerin nasıl tespit edileceği, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin nasıl etiketleneceği ve platformların hangi durumlarda içerik kaldırmakla yükümlü olacağı önemli sorular. Ancak bunların yanında daha temel bir sorun var.
Bir insan kendi dijital kimliği üzerinde ne kadar kontrol sahibi? Bu sorunun cevabı yalnızca teknoloji şirketlerinin politikalarına bırakılmamalı. Bir kişinin yüzü, sesi veya kişiliği rızası dışında sınırsız biçimde çoğaltılabiliyorsa, burada yalnızca yanlış bilgi sorunu yoktur.
Kişinin kendi temsili üzerindeki söz hakkı da tartışma konusu olur. Gelecekte hukukun en az üç hakkı birlikte ele alması gerekebilir: Rıza hakkı: Kişinin dijital benliğinin kullanılmasına izin verme veya bunu reddetme hakkı. Kontrol hakkı: Kişinin dijital temsilinin nerede, nasıl ve hangi amaçla kullanıldığını bilme ve kullanım üzerinde söz sahibi olma hakkı.
Kaldırma ve düzeltme hakkı: Rıza dışında oluşturulan veya yanıltıcı biçimde kullanılan bir dijital temsilin hızlı biçimde kaldırılmasını ya da düzeltilmesini talep etme hakkı. Bunlar bütünüyle yeni haklar olmayabilir. Aslında uzun süredir kabul edilen kişilik hakkı ve kişinin kendi kimliği üzerindeki söz hakkının dijital ortamda yeniden tanımlanmasından söz ediyoruz.
GELECEĞİN KİMLİK HIRSIZLIĞI Yapay zekâ kimlik hırsızlığının niteliğini de değiştirebilir. Geçmişte bir kişinin kimliğini ele geçirmek çoğunlukla adına, kimlik numarasına, hesabına veya şifresine ulaşmak anlamına geliyordu. Yapay zekâ ile birlikte kişinin yüzünü, sesini ve davranış biçimini kullanarak onun adına hareket eden bir dijital temsil oluşturmak da mümkün hale geliyor.
Bu nedenle kimlik hırsızlığının içinde daha özgül bir alt başlık olarak “dijital kimlik hırsızlığı” kavramı üzerinde düşünmek gerekiyor. Buradaki mesele yalnızca bir kişinin hesap bilgilerinin veya kişisel verilerinin ele geçirilmesi değil, yüzünün, sesinin, görüntüsünün ve davranış biçiminin kullanılarak kişinin iradesi dışında onun dijital bir kopyasının oluşturulması olabilir. Böyle bir dijital temsil zaman içinde kişinin kendisinden daha fazla içerikte kullanılabilir, daha fazla insan tarafından görülebilir ve bazı durumlarda gerçek kişiyle karıştırılabilir.
Sorun yalnızca teknolojinin ne kadar gerçekçi sahte görüntüler üretebildiği değil. Daha temel sorun, kişinin kendi görüntüsü, sesi ve dijital temsili üzerindeki kontrolünü koruyup koruyamayacağıdır. Danimarka’nın 2025’te başlattığı tartışma bu sorunun hukuki düzeyde görünür hale gelmesinin önemli örneklerinden biri.
Avrupa Birliği’nin 2026’da uygulamaya başlayan şeffaflık kuralları ise konuya farklı bir boyut ekliyor. Ancak bu iki yaklaşım da sorunu bütünüyle çözmüyor. Çünkü yapay zekâ çağında korunması gereken yalnızca gerçek ile sahte arasındaki ayrım değil.
Kişi ile onun dijital temsili arasındaki ilişkinin de hukuki olarak korunması gerekiyor. Dijital benlik hakkı tartışmasının önemi tam burada ortaya çıkıyor. Yapay zekâ insanın yüzünü, sesini ve davranışlarını yeniden üretebildikçe, kişinin kendi kimliği üzerindeki söz hakkının nasıl korunacağı temel bir insan hakları meselesi haline geliyor.