Yaban Domuzları Nasıl Yakalanır?
Gerçeklik dediğimiz şey, bize sunulan çerçeveden ibaret olabilir mi? Ya da içinde bulunduğumuz konfor alanı, aslında farkında olmadan zihnimize örülen sinsi birer duvar mı? Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım ve günlerdir...
Gerçeklik dediğimiz şey, bize sunulan çerçeveden ibaret olabilir mi? Ya da içinde bulunduğumuz konfor alanı, aslında farkında olmadan zihnimize örülen sinsi birer duvar mı? Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım ve günlerdir zihnimi kurcalayan o çarpıcı hikâye tam da bu soruları tetikliyor.
Kulaktan kulağa yayılan o meşhur anlatıda olay şöyle başlar: Üniversite amfisinde bir öğrenci, profesörüne aniden yaklaşarak "Hocam, yaban domuzlarının nasıl yakalandığını biliyor musunuz?" diye sorar. Profesör bunun bir şaka olduğunu düşünerek merakla "Hayır, anlat bakalım" der.İşte öğrencinin o an anlattığı hikâye, ormanın ortasına bırakılan "bedava" mısırlarla başlar. Zamanla etrafına çekilen çitler ve en nihayetinde kapanan kapı...
Hayvanlar ilk başta bir tuzakta olduklarını anlamazlar. Çünkü o an algıladıkları tek şey, zahmetsizce önlerine gelen yemektir. Çitler yavaş yavaş örüldüğü için zihin bu değişimi normalleştirir.
Özgürlüğün kaybı bir anda değil, algının manipüle edildiği küçük alışkanlıklar evresinde gerçekleşir. Bu anlatının asıl vurucu noktası, hikâyenin ormancılık taktiğini aşarak toplumsal hayata, birey psikolojisine ve modern iktidar biçimlerine uyarlandığı andır. Öğrenci, profesörüne dönerek bunu bizzat kendisi şu sözlerle açıklar: İnsanlar da benzer şekilde, algının konfor alanında özgürlüklerini yitirebilirler.Bugün dünyada algı yönetimi, en keskin silahlardan biri haline geldi.
Otoriter eğilimler gösteren yapılar, kaba kuvvetle ya da baskıyla değil; çoğunlukla bireylerin arzularını ve güven arayışlarını okşayarak alan kazanır. Sürekli sunulan sosyal yardımlar, ilk bakışta sosyal devletin şefkatli eli gibi görünür. Buradaki asıl mesele, sosyal yardımların bir bütün olarak bireyin zihninde yarattığı bağımlılık algısıdır.
İnsan beyni doğası gereği zahmetsiz olanı, risk barındırmayanı ve güvende hissetmeyi sever. Bir süre sonra sunulan o kolaylık, hayatın geçici bir desteği olmaktan çıkarak olağan akışı haline gelir. Algı manipülasyonu tam da burada devreye girer: Alınan her taviz bir hak gibi sunulurken, aslında verilen her özgürlük alanının ve bağımsızlığın sessizce feda edildiği gerçeği örtülür.
Yaban domuzlarının mısırı yerken etraflarına örülen çitleri fark edememesi gibi, insan da hayat standardının veya konforunun okşandığı süreçte, kendi geleceğinin ipini başkalarının eline verdiğini geç fark eder. Çitler yavaş örüldüğü için hiç kimse bir gün o kapının kapanacağını aklına getirmez. Hikâyenin en sarsıcı aşaması, domuzların zamanla kendi başlarına yiyecek arama becerilerini tamamen yitirmesi, ardından da onları esir alanlara karşı garip bir minnettarlık duymaya başlamasıdır.
Hiçbir direnç göstermeden, adeta derin bir kabulleniş içinde mezbahaya doğru yürürler. Onları besleyen elin, aslında kaderlerini çizen ve nihayetinde onları tüketen el olduğunu artık göremezler. Yazıda sıkça sorgulanması gereken o nokta tam olarak burada belirginleşiyor: Bir insan, özgürlüğünü ne zaman ve nasıl kendi rızasıyla teslim eder?Cevap, algının köreltildiği ve eleştirel düşüncenin rafa kaldırıldığı noktada gizlidir.
Üretmeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı, risk almayı, mücadele etmeyi ve akıl yürütmeyi unutturulan bir toplum, bir süre sonra kendi koruyucusuna tapınmaya başlar. Sizi besleyen elin kutsallığına inandığınız an, o elin sizi kontrol etmesini de meşrulaştırmış olursunuz. Çünkü konfor, zihnin en büyük uyuşturucusudur; rahatlık, zamanla sorgulama yetisini köreltir ve itaati olağan hale getirir.Oysa hayatın değişmez bir kanunu vardır: Hiçbir şey gerçekten bedava değildir.
Dünyada sunulan her ikramın, her kolaylığın ve her karşılıksız lütfun görünmeyen ama bir o kadar ağır bir faturası vardır. Bu fatura, paradan çok daha değerli bir şeyle, bireysel irademiz, özgürlüğümüz ve geleceğimizle ödenir.Asıl mesele, başkalarının ellerinden uzatılan mısırlara tamah etmek ya da o mısırın konforuna hapsolmak değil; kendi toprağımızı ekip biçebileceğimiz, kendi kararlarımızı alabileceğimiz ve riskleriyle birlikte kendi hayatımızın sorumluluğunu taşıyabileceğimiz bir bilinç seviyesine ulaşmaktır. İnsanların sahip oldukları hakları korurken kendi emekleriyle ayakta durabildikleri, üretebildikleri, eğitimle ve fırsat eşitliğiyle geleceklerini kendi elleriyle şekillendirebildikleri bir düzen en büyük güvencedir.Kolaylığa alışmak, zamanla derin bir bağımlılığa; bağımlılık ise itaate dönüşür.
En dayanıklı zincirler demirden değil, görünmeyen algı duvarlarından örülür. O duvarları yıkmanın ve özgür kalmanın tek yolu ise her sunulanı körü körüne kabul etmek yerine şu temel ve sarsıcı soruyu sormaktan geçer:Bu kolaylığın bedeli olarak tam olarak neyimizden vazgeçiyoruz?



