Uzmanlığın görünmeyen değeri
Saliha Ulusoy ILIK Bir iş kusursuz biçimde yürüyorsa, çoğu zaman o işten kimin sorumlu olduğu merak edilmez. Aksama yaşanmamış, kriz çıkmamış, sonuç beklenen zamanda alınmıştır ve kurum açısından her şey yolundadır....
Saliha Ulusoy ILIK Bir iş kusursuz biçimde yürüyorsa, çoğu zaman o işten kimin sorumlu olduğu merak edilmez. Aksama yaşanmamış, kriz çıkmamış, sonuç beklenen zamanda alınmıştır ve kurum açısından her şey yolundadır. Fakat tam da bu sorunsuzluk, yıllar içinde edinilmiş bir uzmanlığı görünmez hale getirebilir.
Çünkü bazı çalışanların değeri, yaptıkları işten çok o işi artık yapmadıklarında fark edilir. Ne var ki iyi yapılmış bir işin kendini göstermemesiyle o işi yapan kişinin görülmemesi aynı şey değildir. Tam da bu ayrım, Baki Özlük'ün kaleme aldığı Destek Yayınları etiketiyle çıkan 'Başka Bir Yol’ kitabının temel meselelerinden birine çıkıyor. Kitap, iş hayatında ilerleme fikrini yalnızca unvanlar üzerinden ele almak yerine, yıllar içinde oluşan bilgiye ve bir insanı kendi alanında gerçekten iyi yapan derinliğe bakıyor.
Yöneticiliği uzmanlığın doğal devamı kabul eden anlayışı sorgularken de aslında çok temel bir soru soruyor: "Bir kurum, çalışanına başkalarını yönetmeden de gelişebileceği, yetki kazanabileceği ve emeğinin karşılığını alabileceği gerçek bir kariyer yolu sunabiliyor mu?" Bu sorunun kitapta bu kadar merkezi bir yerde durması tesadüf değil. Baki Özlük, çalışma hayatının farklı taraflarını uzun yıllar boyunca içeriden görmüş biri. Dolayısıyla anlattığı terfi sistemleri, çalışan beklentileri ya da kurumsal kararların insanlar üzerindeki etkisi masa başında kurulmuş bir fikirden ibaret değil.
Kitabın en sahici taraflarından biri de burada: Ne yapılması gerektiğini yukarıdan söylemek yerine, yıllardır normal kabul ettiğimiz bazı şeylere dönüp gerçekçi bir şekilde yeniden bakıyor.Bunlardan biri, yaptığı işte başarılı olan çalışanın bir sonraki adımda insan yönetmesi gerektiği düşüncesi. Keza bir işi iyi yapmakla insan yönetmek aynı becerileri gerektirmez. Teknik bilgi, deneyim ve güçlü bir mesleki sezgi kişiyi alanında vazgeçilmez kılabilir; fakat bunlar tek başına onun iyi bir yönetici olacağını göstermez.
Kitapta ele alınan Peter İlkesi de tam olarak bu yanılgıya işaret ediyor. İnsanlar mevcut görevlerindeki başarıları nedeniyle bambaşka yetkinlikler gerektiren pozisyonlara taşınıyor ve bir noktada kendilerini yeterli olmadıkları bir rolde bulabiliyorlar. Sonuçta kurum, bazen iyi yaptığı işi artık yapmayan bir uzman ve henüz hazır olmadığı sorumlulukları üstlenmiş bir yönetici kazanıyor.
Terfi gerçekleşiyor ama gerçekten ilerleyen kim oluyor, orası tartışmalı. Kitabın sevdiğim taraflarından biri, bunu söylerken yöneticiliği değersizleştirmemesi. Zaten mesele iki kariyer yolundan birini diğerine tercih etmek değil.
Yöneticilik de başlı başına bilgi, istek ve ciddi bir yatkınlık gerektiriyor. Mesele, bu iki yolun aynı merdivenin ardışık basamaklarıymış gibi görülmesi. Bir insan alanında ne kadar iyiyse, sanki bir süre sonra o işi daha az yapıp başkalarının yaptığı işi yönetmesi gerekiyormuş gibi davranıyoruz.
Üstelik bu yalnızca insanların ne istediğiyle ilgili de değil. Çalışana sunulan seçenekleri kurumların ücret, statü ve yetki sistemleri de belirliyor. Uzman olarak kalmak gelir ve karar alanı bakımından yerinde saymak anlamına geliyorsa, yöneticiliği seçen herkesin gerçekten insan yönetmek istediğini söylemek zor.
Bazen o koltuk, ilerleyebilmenin önündeki tek yol olduğu için seçiliyor. Tartışmanın en kritik taraflarından biri de bu. Uzmanlığa değer verdiğini söylemek kolay.
Zor olan, o değeri çalışma düzenine gerçekten yansıtmak. Bir insanın bilgisine sürekli başvuruluyor ama bunun karşılığı ücretinde, unvanında, yetkisinde ya da karar süreçlerindeki yerinde görünmüyorsa orada uzmanlığa verilen değerden ne kadar söz edebiliriz? Kitap ilerledikçe uzmanlık meselesi de genişliyor.
Bir noktadan sonra yalnızca bir işi ne kadar iyi yaptığımızı değil; değişime nasıl ayak uydurduğumuzu, insanlarla nasıl çalıştığımızı, öğrendiklerimizi nasıl kullandığımızı da konuşmaya başlıyoruz. Yapay zekâdan kişisel markaya, finansal okuryazarlıktan psikolojik dayanıklılığa uzanan başlıkların altında aynı soru dolaşıyor aslında: "Başkalarının başarı tarifine kapılmadan kendi yolumuzu nasıl çizebiliriz?" Kitabın “sessiz kahramanlar” dediği insanlar da bu tartışmanın önemli bir parçası. Bu insanları hepimiz tanıyoruz aslında.
Bir kriz çıktığında ilk aranan, kimsenin çözemediği mesele önüne bırakılan, yeni başlayanların bilgisinden yararlandığı insanlar… Kurumun en görünür yüzü olmayabilirler ama işler çoğu zaman onların dikkati, birikimi ve sorumluluk duygusu sayesinde yürür. Kitaptaki şu cümle de bunu çok iyi karşılıyor: “Terfi eden bir yönetici alkış alır; fakat bir uzmanın yıllar içinde kazandığı derinlik sessiz kalır.” (s. 27) Bu sessizlik, uzmanlığın çoğu zaman görünmeyen tarafını çok iyi anlatıyor.
Üstelik kitap ilerleyen sayfalarda bunun yalnızca bir takdir meselesi olmadığını da açıkça söylüyor; uzmanların yöneticiliğe geçmeden ilerleyebileceği, emeğinin karşılığını alabileceği bir kariyer yolunun kurumlar tarafından kurulması gerektiğini savunuyor. Benim takıldığım yer ise kavramın direkt kendisi: “sessiz kahramanlar.” Çünkü görünmezliğini değiştirmek istediğimiz insanları sessizlikleri üzerinden kahramanlaştırmak da kendi içinde küçük bir çelişki taşımıyor mu? O kişi her krizde aranıyor, herkesin çözemediği mesele ona götürülüyor, yeni başlayanlar onun bilgisiyle yetişiyorsa neden hâlâ sessiz kalması gerekiyor? Emeğinin görülmesini istemek alkış peşinde koşmak değildir.
Sessiz kahramanları fark etmek önemli; onları artık sessiz kalmak zorunda bırakmamak daha da önemli. Sanırım bu tartışmanın kariyerimizin henüz başındayken ayrıca önemli olmasının nedeni de burada. Daha neyi sevdiğimizi, hangi konuda gerçekten iyi olabileceğimizi anlamadan bizden bir kariyer çizgisi oluşturmamız bekleniyor. Doğru alanı seçelim, kendimizi gösterelim, ilerleyelim, mümkünse birkaç yıl içinde bütün bunları görünür bir başarıya dönüştürelim… Kitabın gençlere söylediği şey de bu yüzden “Bir an önce doğru yolu bul” değil.
Üniversiteyi ve çalışma hayatının ilk yıllarını; neyi sevdiğimizi, neye tahammül edemediğimizi, hangi ortamda iyi çalıştığımızı ve hangi konuda derinleşmek istediğimizi anlamaya başladığımız bir dönem olarak ele alıyor. Henüz kesin bir cevabımızın olmaması, yolumuzu kaybettiğimiz anlamına gelmez. Zaten ne istediğimizi ancak istemediğimiz bir şeyi deneyimledikten sonra anlamaz mıyız çoğu zaman?
Seçtiğimiz yolun bize ait olmadığını görebilmek için önce biraz o yolda yürümemiz gerekmez mi? Bunun gecikmek ya da başarısız olmakla aynı şey olduğunu düşünmüyorum. Belki de çalışma hayatında kendimizle ilgili öğrendiğimiz en önemli şeylerin bir kısmı tam olarak böyle geliyor. Editörlüğünü yaptığım kitaplar üzerine yazmak benim için her zaman biraz zor.
Çünkü bir metni okurdan önce tanıyınca kendimi bütünüyle dışarıda tutmam pek mümkün olmuyor. Hangi cümlenin neye evrildiğini, hangi bölümün yer değiştirdiğini, hangi fikrin ise bütün süreç boyunca olduğu yerde kaldığını biliyorum. Bir süre sonra yalnızca metni değil, onun ne söylemeye çalıştığını da yakından tanımaya başlıyorum.
Başka Bir Yol’u çalışırken bunu birkaç kez yaşadım. Bazı fikirleri bana çok tanıdık geldi, bazıları üzerine uzun uzun düşündüm, bazılarıyla da tartıştım. Ama galiba bende en çok kalan şey, insanın kendi yolunu bulmasının her zaman büyük kararlarla başlaması gerekmediği fikriydi.
Tam bu yüzden, çalışma süreci bittikten sonra da kitap bende usul usul yer etmeye devam etti; yalnızca söyledikleriyle değil, sözlerin arkasındaki bakışla da. Çünkü geride hazır cevaplardan çok, insanın dönüp kendine soracağı bazı sorular bırakıyor: "Bir insanın değerini neden unvanıyla, gelişimini neden terfiiyle, başarısını neden yönettiği insan sayısıyla ölçüyoruz?" Benim için “başka bir yol” meselesi tam olarak burada başlıyor. Çünkü başka bir yol, her zaman bambaşka bir yere gitmek demek değil; aynı hayatın içinde, bize ait olmayan başarı ölçülerinden biraz uzaklaşıp kendimize daha doğru bir yer açabilmek demek.



