Tek Adamcılık
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada “Türkiye’yi kim yönetmeli?” sorusunun sorulduğu bir ankete denk geldim. Yorumlardan biri dikkatimi çekti: “Asıl sorun zaten tek bir kişinin ülkeyi yönetmesi.” Kısa bir cümle. Ama bence...
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada “Türkiye’yi kim yönetmeli?” sorusunun sorulduğu bir ankete denk geldim. Yorumlardan biri dikkatimi çekti: “Asıl sorun zaten tek bir kişinin ülkeyi yönetmesi.” Kısa bir cümle. Ama bence üzerinde durmaya değer.
Burada “tek adamcılık” derken herhangi bir partiyi, siyasi görüşü veya mevcut yönetim şeklini tartışmıyorum. Söylemek istediğim başka bir şey var: Ülkenin sorunlarını, doğru kişinin başa gelmesiyle çözülebileceğine inanma alışkanlığımız. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana siyasi hayatımızda güçlü liderlerin belirleyici bir ağırlığı oldu.
Dönemler, partiler ve siyasi görüşler değişti. Ancak “Doğru kişi başa gelsin, ülke toparlansın” beklentisi büyük ölçüde değişmedi. Bugün de toplumun farklı kesimlerinde bunu görüyoruz.
Bir kesim bir liderin Türkiye’yi düzelteceğine inanıyor, başka bir kesim başka bir liderin. Yani tartışmamız “Güçlü bir lider gerekli mi?” sorusunda değil, “O lider kim olacak?” sorusunda düğümleniyor. Çünkü bazen tek adam fikrine karşı çıkmıyoruz; sadece yanlış tek adam olduğunu düşünüyoruz.
Türkiye’den daha zengin, daha huzurlu veya daha düzenli olduğunu düşündüğünüz üç-beş ülkeyi aklınızdan geçirin. İsimlerini özellikle söylemiyorum. Herkesin aklına farklı ülkeler gelebilir.
Bu ülkelerin refahını ve düzenini tek bir kişinin başarısıyla açıklayabilir miyiz? Elbette onların da liderleri var. İyi olanı da, başarısız olanı da.
Fakat bir ülkenin geleceği tek bir kişinin karakterine, bilgisine veya kararlarına bağlı değil. Belki bizim de artık “En doğru lider kim?” sorusunun yanında şunu sormamız gerekiyor: “Biz bu ülkenin meselelerini birlikte nasıl çözeceğiz?” Aslında ortak akıl ve istişare bize yabancı değil. Eski Türk devletlerinde kurultay gibi danışma ve görüşme gelenekleri bulunuyordu.
Bunları bugünkü yapılarla birebir aynı görmek elbette doğru olmaz. Ancak devlet meselelerinin görüşülmesi ve önemli konularda danışılması, Türk siyasi geleneğinde eski bir yere sahipti. Şûra anlayışı da İslam geleneğinde önemli bir yere sahiptir.
Kur’an’ın Şûrâ suresinin 38. ayetinde müminler, işlerini aralarında danışarak yürüten kimseler olarak anlatılır. Osmanlı’da da hükümdarların yanında kendilerine danıştıkları âlimler ve devlet adamları bulunuyordu.
Fatih Sultan Mehmed’in Akşemseddin’den, Kanuni Sultan Süleyman’ın Ebussuûd Efendi gibi önemli isimlerden yararlanması bunun bilinen örneklerindendir. Güçlü olmak başka şeydir, her şeyi tek başına yapmak başka. Her seçim döneminde benzer bir soruyla karşılaşıyoruz: “Kim gelecek ve bu ülkeyi ayağa kaldıracak?” Elbette hepimiz daha iyi bir Türkiye istiyoruz.
Fakat hiçbir insan ekonomiden eğitime, hukuktan dış politikaya kadar her konuda tek başına en doğru kararı veremez. Peki, bütün umudumuzu neden bir kişiye bağlayalım? Türkiye, birbirinin aynısı insanlardan oluşmuyor.
Farklı düşünüyor, farklı yaşıyor, farklı şeylere inanıyoruz. Bu farklılıkları bir sorun olarak görmek yerine bir imkân olarak değerlendiremez miyiz? Fikirlerin açıkça söylenebildiği, insanların birbirini gerçekten dinlediği ve anlaşamadıkları konularda bir çıkış yolu aradığı bir ortam düşünelim.
İnsan kendi fikrini savunurken karşısındakinin neden farklı düşündüğünü anlamaya çalışabilsin. Gerektiğinde fikrini değiştirebilsin. Çünkü fikir değiştirmek zayıflık değil; bazen daha doğru bir sonuca ulaşmanın yoludur.
Tartışmanın amacı karşı tarafı susturmak veya yenmek değil, hepimizin yaşayabileceği bir çözüm bulmak olsun. İstişare dediğimiz şey de biraz budur. Böyle bir anlayışta lider elbette önemlidir.
Ancak liderin görevi herkesin yerine düşünmek değil, farklı fikirleri bir araya getirip ortak bir yön bulmaya yardımcı olmaktır. Çünkü hangi siyasi görüş, hangi parti veya hangi lider iktidarda olursa olsun, bütün umudumuzu yine bir kişiye bağlarsak, isimler değişse bile aynı beklentinin içinde kalabiliriz. Belki de artık “Falan kişi gelsin, ülke düzelir” anlayışından biraz uzaklaşıp şunu sormalıyız: “Biz farklı düşündüğümüz konularda nasıl bir araya gelip ortak kararlar alacağız?” Bence bugün asıl konuşmamız gereken mesele bu.
Kimin hepimizi tek başına yöneteceği değil; farklı fikirleri nasıl dinleyeceğimiz, anlaşamadığımızda nasıl bir yol bulacağımız ve geleceğimizi nasıl beraber kuracağımız. Çünkü güçlü Türkiye, her şeyi tek başına yapan güçlü bir liderden önce, farklı fikirleri dinleyebilen, tartışabilen ve gerektiğinde bir noktada buluşabilen güçlü bir toplumla mümkündür. Belki de artık lider aramaktan biraz vazgeçip, birbirimizi dinlemeye daha fazla zaman ayırmanın vakti çoktan gelmiştir.



