Tarihte Karamanlıların İsimleri (V)
Not: Önceki yazımızda «Karaman Şer‘iyye Sicilleri»'nden bahsetmiş ve bu sicillerin 52 defterden ibâret ve 1534-1911 tarihlerini havi olduğunu yazmıştım. Karamanoğulları ve Konya bölgesi tarih ve kültürü araştırmalarının...
Not: Önceki yazımızda «Karaman Şer‘iyye Sicilleri»'nden bahsetmiş ve bu sicillerin 52 defterden ibâret ve 1534-1911 tarihlerini havi olduğunu yazmıştım. Karamanoğulları ve Konya bölgesi tarih ve kültürü araştırmalarının öncülerinden M. Mesud Koman'ın Konya Halkevi Mecmuası'nın muhtelif sayılarında yazdığına göre, 1940 yılında bir tedkik gezisi için Karaman'a geldiğinde, Gazi Okulu deposunda, bazı sandıklar içinde eski harfli vesikalar olduğunu duyup, gidip bunları incelediğinden bahisle, bunlardan bazılarının «mahkeme kayıtları (kadı sicilleri)» olduğunu yazmıştır.
Oradaki evrâkın geneli hakkında bilgi vermemekle beraber, bunlardan bazı numuneler yayınlamıştır. Yayınladığı bazı evkâf kayıtlarının tarihi milâdî olarak 1532 olup, bu kadı sicillerine ait parçalara bakıldığında arşivlerde yer alan Karaman Şer‘iyye Sicilleri'nden önceki tarihlere dair de Larende'de kayıt tutulduğu anlaşılıyor. Mesud Koman'ın Gazi Okulu deposunda gördüğü sandıklar içindeki arşiv kayıtlarının âkibetinin ne olduğuna dair bir bilgiye ulaşamadım.
1299 yılında kurulduğu kabul Osmanlı Devleti, Sokullu'nun 1579'da vefâtına kadar fetihlerle geçen aşağı yukarı 200 yıl sonra bir «duraklama» devrine girmişse de, aslında daha Kanuni zamanında içeride timarlı askerler ve talebelerin ayaklanmaları ile yüzleşip, uzun müddet «celâlî» fetreti denilen büyük iç karışıklıklar ile uğraştı; Anadolu neredeyse bir vahşî batı devri yaşayarak ayan denilen yerli derebeyler devrine girdi.(2) Bu devirde Anadolu'nun genelinde olduğu gibi bölgesinde de birçok köyler harap ve yok oldu ve büyük nüfus hareketliliği de ortaya çıktı; bu kargaşa devrinde eski kayıtlarda «olarak geçen Kozlubucak, Der-beyân, Davgandos, Güdümen, Yeniköy, Aşıranlı, Boyalı, Lale, Beğdili, Canasun, Selerek, Tul, Balama, Kerti gibi yerler şahıslar eline geçerek çiftlik olarak anılmaya başlandı. 1683 Viyana bozgunu sonrası ortaya çıkan Kutsal İttifak'a karşı 1699'da Karlofça Andlaşması ile Osmanlı Devleti ilk defa toprak kaybettikten sonra, başlangıcı Lâle Devri olarak adlandırılan ve nisbeten sükûnet içinde geçen bu devir 1774'de imzalanan Küçükkaynarca andlaşması ile Osmanlı Devleti Ruslara karşı hem büyük toprak kaybına uğruyor hem de Rusların Ortodokslar üzerinden Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışma ayrıcalığı kazandı. Bilhassa «batı» dediğimiz dünyanın devletlerinin Anadolu'nun mühim şehir, liman ve iskele kentlerinde daha Roma ve Bizans devrindenberi elçbulunurken Osmanlı ilk defa 1793 yılında Londra'ya Yusuf Agah Efendi'yi göndererek daimî (kalıcı) elçilik açmıştır.
Bunun yanında Batı'lı seyyahlar olmasa kendi dünyamızın yaşayışı hakkındaki bilgilerimiz neredeyse eksik kalacaktı, bunu da ayrıca not edelim. Yusuf Agah Efendi Londra'ya gidip, ilk defa Batı ile yüzleşince, Dünya'nın başka bir yere gittiğini, daha hızlı manevra kâbiliyetine sahip buharlı gemileri keşf ve icâd ettiğini, sanayileştiğini, ordularının başka bir evreye geçtiğini gördü. İlber Ortaylı'nın tabiri ile «Osmanlı Devleti 400 yıl donup kalmıştı».
Yusuf Agâh Efendi'den sonra Osmanlı başta Fransa olmak üzere diğer Batılı ülkeler nezdinde elçilikler açmaya başladı. Osmanlı Devleti'nde Avrupa karşısında başlayan yenilgiler üzerine muhtelif kişiler «siyasetnâme», «nasihatname» türünden tavsiyeler yazmışlardır. Bunların temeli ordunun güçlendirilmesi olup, bazı teşebbüslerde de bulunulmuş ise de yine de derde derman olmamıştır.
Osmanlı her alanda Batı karşısında geri kalmıştı. Batı'ya gönderilen elçilerden raporlar gelmeye başlayınca, ilk defa III. Selim bir ıslahat girişiminde bulunup, orduyu yenileştirme adımı attı ise de, bu girişimi kendisinin katli ile sonuçlanmıştır.
Daha sonra II. Mahmud daha kararlı bir adım atarak, önce merkezdeki müesses nizam kuvvetleri olan Yeniçeri Ocağını kanlı bir şekilde lağv ettikten sonra, yeni bir ordu teşkilatlandırmak istedi. Bunun için de, yeni ordu için asker temini gayesi ile genel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırıldı ise de ortaya çıkan Rus savaşı üzerine bu teşebbüs akim kaldı.
Nihâyet savaşın sona ermesi ile 1831 yılı itibariyle tasarlanan nüfus sayımı yapılmaya başlandı. Bu nüfus sayımları o tarihlerde «maliye teşkilâtı» vasıtasıyla 1831-1845 yılları arasında yapılmış olup, takip eden yıllarda bu görev yeni teşekkül eden Dâhiliye Nezâreti tarafından yapılmaya başlanmıştır. Konunun ayrıntılarını burada uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Bu sayımlarda öncelikli maksat askerliğe elverişli nüfusu tesbit etmek olduğu için, erkek nüfus yaşı, mesleği, varsa talebe olma , varsa özrü (kör, topal, özürlü, saralı vs.), varsa lakabı, sayımın yapıldığı tarihte askerde olanlar, yeni gidenler, yeni gelenler ile biliniyorsa bunların mensup olduğu ordunun adı gibi hususlar yer almaktadır. Osmanlı Arşivi'nde bulunan nüfus defterleri 1830-1845 yıllarını kapsayan 1246, 1249, 1254, 1256, 1259, 1261 tarihlidir; ayrıca o tarihlerde ayrı birer kaza hükmünde olan Gaferyad, Aladağ, Divle ile Kıravga merkezli Sinanlı ile Eskiil ve Karapınar kazalarına ait defterler içinde de bugün Karaman'a bağlı bazı köylerin kayıtları vardır. 1261 senesi sonrası yapılan nüfus sayımlarına ait materyal günümüzde İçişleri Bakanlığı bünyesinde bulunmaktadır.
Osmanlı Arşivi'nde günümüz Karaman'ını 100'e yakın defter olduğu gibi, genel Konya defterleri içinde de bir hayli kıymetli bilgiyi ihtivâ eden ayrıca 60'a yakın defter bulunuyor. Nüfus defterleri haricinde diğer arşiv malzemesi içinde, cumhuriyet devrine kadar, muhtelif vesileler ile kayda geçmiş nüfus istatistikleri ve nüfus hareketlerine dair de materyal olup, bunlar içinde özellikle yeni kurulmuş veya daha önceki köylerin ihyâ edilmesi ile oluşmuş (aşiret ve muhacir iskânları gibi) önemli bilgiler bulmak mümkündür. Karaman nüfus defterleri üzerine Karaman Üniversitesi'nde Sümeyra Tekin, Serap Gençer, Seyda Tekdemir ve Rabia Çakal tarafından master tezleri yapıldı; maalesef bu arkadaşlar başta yer isimleri olmak üzere, şahıs isimleri ve meslekler hususunda büyük okuma hataları yapmışlar olup; bunlardan istifade eden sonraki başka konulu tez çalışmalarında da bu hatalar aynen alınıp tekrar edilmiştir.
Mesela Emre Koç İbrala ve 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Karaman konulu tezleri ile Mehmed Mercan'ın Karaman'ın İdarî Yapısı konulu makaleleri buna misâl olarak gösterilebilir. Temettüat Defterleri dediğimiz materyal de aslında nüfus defterlerine bağlı olarak II.
Mahmud döneminde kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusuna kaynak sağlamak gayesiyle yapılan mal-mülk ve gelir kayıtları ile ortaya çıkmıştır. Bu mal sayım defterleri nüfus kayıtları üzerine binâ edilmiş olup, nüfus defterlerinden farkı, burada sadece isim olarak hâne reisine yer verilmiş olmasıdır. Bu sayımlar iki defa yapılmıştır.
ve . Birinci defterlerde bir hânenin sahip olduğu bütün emlâk ve arazi ile hayvanlar ile bunların değeri ve bunlardan elde edilen yıllık gelir kaydedilirken, diğer defterlerde sahip olunan mülklerden elde edilen gelirler kaydedilmiştir. Başlangıçta herkesin haline ve tahammülüne göre vergi tahsil edileceği öngörülmüş ise de, her işte olduğu gibi bu işte de karşılıklı su-i istimaller ortaya çıkarak, haksızlığa uğradığından şikayet eden vatandaşların binlerce şikâyet ve talebi Dersaadet'e kadar ulaşmıştır.
Bu defterlerden Karaman'a ait olanların tamamı 2007 yılında tarafımızdan yayınlanmış idi.(3) Bahsi geçen temettüat sayımları ile ilgili Karaman dışında Osmanlı coğrafyasının muhtelif bölgelerine dair yaptığımız araştırmalarda da gördük ki, bu sayımlarda bir standard tutturulamamıştır; mesela genel olarak koyun-keçi gibi küçük baş hayvanlardan alınması, insanların üretim ve gündelik işlerinde kullandıkları sığıve at-eşek cinsi yük ve binit hayvanlarından alınmaması gerekirken bazı bölgelerde her hayvandan kelle başı vergi alındığı görülmüştür. Herşeye rağmen bu defterler vasıtasıyla o tarihlerde herhangi bir bölgede yaşayan ahalinin ekonomik durumu hakkında bir genelleme yapmak, nelerin üretildiğini, hangi mesleklerin icra edildiğini görmek mümkündür. Tanzimat sonrası gerek Osmanlı taşrasında ve gerek ise merkezî bürokraside yaşanılan hızlı değişime dayalı olarak, Karaman'ın bağlı bulunduğu Konya vilâyetinde değişiklikler olmuş, nezâretler kurulmuş ve Osmanlı Arşivi'nde bulunan materyal de buna göre şekillenmiştir.
Buna bağlı olarak doğrudan Bâb-ı Ali evrak grubu ve Dahiliye Nezareti'nde teşekkül eden yazışmalar arasında, Şura-yı Devlet, Meclis-i Vala ile ticaret, ziraat, orman, meadin ve maarif evrakları arasında da önemli Karaman bilgileri bulmak mümkündür. Bunların haricinde bizim Osmanlı Arşivi'nde «Dosya Usûlü Tasnif» dediğimiz ve henüz ayrıntılı olarak tasnif edilmediği için kataloglara girmemiş fakat benim kendi merakım dolayısı ile görebildiğim ve not aldığım evrak arasında da çok kıymetli bilgiler bulunmakta olup, bunlardan bazı ilginç anekdotlardan umarım ileride bahsederiz. Arşiv kaynakları hiç kimsenin özel istifade malzemesi olmayıp, zaten son zamanlarda herkesin kullanımına açılmıştır.
Meseleye Osmanlı Arşivi nokta-i nazarından bakarsak, arşiv kaynakları yukarıda yeri geldikçe bahsettiğimiz gibi umûmiyet itibâriyle Sultan devrinden itibaren başlar; Osmanlı Devleti'nin 1299-1300'de siyâsî hayatına başladığını düşünürsek, aşağı yukarı 150 yıllık bir döneme dair ayrıntılı vesika yoktur. Elbette bir devlet yazısız ve kayıtsız olamayacağına göre bu olmayan vesikaların muhtelif yangınlar, savaşlar, yağmalamalar ile ziyan olmuştur; çünkü, sayısı az da olsa arşivde bazı numumeler bulunmaktadır. Öteden beri gerek akademik dünyada ve gerek ise konuyu bilmeyen okur-yazar halk arasında arşivde saklanan bilgiler olduğuna dair laflar edilir.
Ben arşivin sözcüsü veya savunucusu değilim ancak, böyle bir durum söz konusu değildir. Osmanlı Arşivi'nde herhangi bir şehir, kaza, vilayet, bölge esaslı bir evrak gurubu da yoktur. Bazıları orada meselâ bir «» evrâkı olduğunu sanıyor, böyle bir evrak grubu yoktur.
Zaman içinde Osmanlı Devleti bürokrasisinin muhtelif daireleri kendine özel muhtelif yazı çeşitleri geliştirmiştir. Divân-ı Hümâyûn kayıtları «divânî» denilen, maliye kayıtları «siyakat» denilen neredeyse şifreli bir yazı, meşihat teşkilâtının yazısı ise «ta̒lik» olup, son zamanlarda Dahiliye ve Hariciye nezâretlerinin doğrudan şifreli yazışmaları olduğu gibi 600 yıl içinde bazı kavramlar anlamını yitirmiş veya anlamı değişmiştir. Meselâ 1500'lerin «kâdı»sı ile 1800-1900'lerin kadısı, yine aynı tarihlerin «sadrazam»ı ile 1800-1900'lerin sadrazamı aynı kavramı ifâde etmez, «kâim-makam» her gördüğümüz kaim-makam 'nın üst yöneticisi değildir.
5-6 sene önce Karaman mahallî gazetesinde yazılar yazan bir kişinin arşivden elde ettiği bir vesikaya dayalı olarak yazdığı yazısında Larende ile ilgili olarak bir konsolostan bahsediyordu. Kendisine ulaşıp, Karaman ve konsolosluk meselesi nedir? diye sordum, ilgili vesikanın künyesini bana verdi, gittim vesikaya baktım, orada konsolos değil «sadaret kavası» yazıyordu.
Yani Sadaret'ten bir kavası bir konuyu halletmek üzere Larende'ye gönderilmiş. İlgili kişi ile tekrar iletişim kurup, tekrar konuştum. Meğer orada gördüğü kavas kelimesi için sözlüğe bakmış, orada konsolosluk çalışanı yazıyormuş.
Dolayısı ile güncel veya günümüzde kullanılan Kamus-i Türkî veya Pakalın lügatları Osmanlı tarih lügatı olmaya yetmiyor. Son zamanlarda Türk Tarih Kurumu tarafından da bir digital tarih lügatı yayınlandı, önüme geldikçe muhtelif kavramlara yükledikleri karşılıklar yeterli olamıyor. Çünkü zaman içinde pek çok makam-mevki anlamını değiştiriyor.
Aşağıda yeri geldikçe yine bahsedeceğim ama meselâ «nâhiye» kavramı. 1850'li yıllara kadarki nahiye ile 1864'ten sonraki nahiye aynı kavram değildir. Hülâsa «elif-be» bilmek, Kur'an-ı Kerim okumak ve hattâ ileri derecede arapça bilmek, arap harfleri bilmek, kur'an kurslarına, imam-hatiplere ve daha ileri gidiyorum, ilâhiyat mezunu olmak, Osmanlı Arşivi'nden istifâde edileceği veya Osmanlı tarihçiliği yapılacağı manâsına gelmez.
Osmanlı Arişivi'nde yerel, doğulu, batılı ve hattâ Koreli, Japon pek çok araştırmacı tanıdım. Mısır'dan, Arabistan'dan, Ürdün'den gelenler Arşiv vesikalarını okuyup, anlamıyorlardı fakat Koreli veya Japon ve Batılılar anlıyordu; çünkü onlar Arşiv'e gelmeden önce arşiv kavramlarını ve Osmanlı Arşivi vesikalarını çözmeyi öğrenip geliyorlardı. Hattâ bir Alman doktora öğrencisi ile sohbetimizde «bizde bir doktora tezi, tezin bitiş tarihine kadar bütün materyal gözden geçirilmeden hiç kimseye doktora payesi verilmez…» demişti.
Bunun yanında arşiv çalışanları Türkiye'nin herbir ilinden-ilçesinden gelmiş insanlardır; bunların her coğrafyayı bilmesi mümkün değildir; bu konu özellikle arşiv kaynaklarındaki «yer isimleri» konusunda problem çıkarmaktadır. Yine genel olarak halkımızın yanında birçok araştırıcı dahi «Larende»'yi bilmediği gibi «Karaman» hakkında da eksik bilgi sahibidir. Günümüzde dahi Karaman'ı Konya'nın ilçesi olarak bilenler olduğunu hepimiz biliyoruz.
Vesikada «Larende» yazdığı hâlde, arşivci arkadaşlar Larende'yi bilmediği için, bu olsa olsa «Darende»'dir diye düzeltiyor; mesele bununla da kalmıyor, 1946 tarihli Harita Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan ayrıntılı Türkiye haritasının Karaman paftasında Larende yerine Darende yazılmıştır. Gaferyad'ın, Divle'nin yanlış olarak onlarca okunuşu yapılmıştır; fakat bunların Karaman Üniversitesi mensupları tarafından yapılan çalışmalarda net doğru okunması beklenir. Ayrıca sadece arşiv katalogları üzerinden, ilgili belgeyi görmeden araştırma yapan, makale kitap yazan akademisyenler ve mahallî araştırıcılar var; katalogların amacı, araştırmacıya yol göstermektir, hiçbir katalog bilgisi belgenin içeriğini yansıtmaz.
1 Artık ne fark ediyorsa merhum Halil İnalcık'ın Osmanlı Devleti'nin 1299'da değil 1300 veya 1301'de kurulduğuna dair görüşleri de bulunmaktadır. 2 Kendisi bir Mutlu olan Ensar Köse'nin Konya, Karaman, Ereğli ve İçil bölgeleri ayanlık devri ile ilgili muhtelif çalışmaları bulunmaktadır. Doğan KOÇER, Karaman Temettüat Defterleri, I-III, Karaman 2007; tarihli Karaman defterleri de tarafımızdan yayına hazırlanmış olup, imkân el verirse yakın bir zamanda yayınlanacaktır.



