25 September 2026, Friday
Ekonomi

Sıra

Balıkçılar kahvesinde herkes gemi faciasını konuşuyor. Girne’den Taşucu’na kalkan geminin batışı herkesin dilinde. Gemide çekilen videoları izleyemiyorum, haberleri metinden takip ediyorum. Böyle haftalarda bir cümle...

Balıkçılar kahvesinde herkes gemi faciasını konuşuyor. Girne’den Taşucu’na kalkan geminin batışı herkesin dilinde. Gemide çekilen videoları izleyemiyorum, haberleri metinden takip ediyorum.

Böyle haftalarda bir cümle dolaşıma giriyor; kimse yüksek sesle söylemese de herkes uyguluyor: Şimdi sırası mı? Denizde hâlâ aranan insanlar varken bel ağrısını, işteki haksızlığı, yarım kalan bir ilişkiyi anlatmak ayıp geliyor çoğu kişiye. Sanırım ben de yapıyorum bunu zaman zaman.

Cümlenin gündelik halleri daha eski. Hastane koridorunda: “Yandaki odada benden kötüsü yatıyor.” Sofrada: “Biz neler çektik, sen bunu dert ediyorsun.” Telefonda: “Beterin beteri var, şükret." Görüşmelerde sık duyduğum açılış da aynı yerden geliyor: “Aslında benimki dert bile sayılmaz; sizin daha ağır işleriniz vardır.” Anlatmadan önce özür. Herkesin böyle bir cümlesi var sanırım; hepsi aynı işi görüyor: Acıyı bir sıraya koyuyor.

Sıranın önünde en çok acı çeken duruyor, ötekiler bekliyor. Sorun şu ki sıra hiç ilerlemiyor; önde her zaman biri var. Cümle söylenince kısa bir rahatlama geliyor; asıl bakılacak yer o rahatlama.

Kayıp yerinde duruyor, hiçbir şey küçülmüş değil. Hafifleyen şey kaybı olan biri olmanın suçluluğu: Bir derdi dile getirmek, o anda öndekinin hakkını yemek sayılıyor. "Beterin beteri var" bir teselli değil, bir hüküm: Sıra sende değil.

Cümle derdi kapatmıyor, derdin sahibini geri çekiyor; söz, odada olmayan birine bırakılıyor. O kişi gelmiyor, konuşmuyor; söz yine de onda kalıyor. Sıranın nerede öğrenildiğini Kafka ‘Babaya Mektup’ta anlatmıştı.

Babası Hermann sofrada kendi çocukluğunu sayardı: “Yedi yaşımda el arabasını köyden köye ittim.” “Hepimiz tek odada yatardık.” "Bacaklarımda yıllarca açık yaralar vardı." Ve her seferinde aynı kapanış: “Bugün kim bilir, bunun ne demek olduğunu!” Kafka bu cümlelerin beynine kazındığını yazdı. Babanın yaraları gerçekti; sofrada tek işleri vardı: oğlun her şikâyetini nankörlüğe çevirmek. Karnı tok, sırtı pek çocuğun derdi olamazdı; olsa da söylemesi ayıptı.

O sofra bugün de kurulu; yalnız replik güncellendi: “Bizim zamanımızda…" Kendi derdi dert sayılmayan çocuk büyüyünce iki şeyden birini yapıyor: Ya babasının cümlesini devralıyor ya da sıranın arkasında beklemeyi. Çoğu zaman ikisini birden. Ferenczi ömrünün sonunda buna bir ad koymuştu: acının terörü.

Evde acısını hep önde tutan bir yetişkin varsa çocuk evin bütün yükünü omzuna alır; omzu dolu olanın kendi derdine ayıracak eli kalmaz. Peki rahatlama neden bu kadar kısa sürüyor, cümle neden her seferinde yeniden kurulmak zorunda? Telefon kapanıyor; “şükret” diyen arkadaş haklı görünüyor, ferahlık akşama kalmıyor.

Suçluluğun neden eksilmediğini Freud 'Uygarlığın Huzursuzluğu'nda yazmıştı: Vicdan feragatle yumuşamaz, her feragatte biraz daha sertleşir. Şikâyetten vazgeçmek de bir feragat. İnsan bir kere “benimki dert sayılmaz” dedi mi, bir sonraki derdin söylenebilmesi için daha büyük olması gerekiyor; eşik her seferinde yükseliyor, sıra bir adım geriye düşüyor.

León Grinberg 1964'te iki tür suçluluk ayırmıştı: Biri kaybın yasını tutar ve onarmaya çalışır, öteki yalnızca cezalandırır. “Şikâyet etmem saçma” ikinci türden: Kaybın yasını tutmak yerine kaybı olan kişiyi cezalandırıyor. Rahatlamanın kısa sürmesi bundan: Ceza kesiliyor, yas ertelenmiş kalıyor.

Hirokazu Kore-eda ‘Still Walking’ adlı filminde bu sırayı bir aile sofrasına oturtmuştu. Yokoyama ailesi her yıl, bir çocuğu kurtarırken boğulan büyük oğul için toplanıyor. Kurtarılan çocuk artık yirmi beşinde.

Her yıl bu eve gelip terlemek, başını eğmek zorunda. Küçük oğul Ryota annesine bunun bitmesini söylediğinde anne kabul etmiyor. Suçlayacak biri olmazsa kayıp taşınmıyor; yılda bir gün hatırlatılmak, o çocuğun yapabileceği en az şey.

Aynı evde Ryota işini kaybettiğini anne babasına söyleyemiyor; yalnız karısı biliyor. Sıranın önü yıllardır ölü kardeşte, sağ olanın derdi kapıdan içeri giremiyor. Bu iki figür birbirine düşman görünüyor: acısını öne koyup sofrayı susturanla arkada bekleyen.

Oysa aynı sırayı tutuyorlar; biri önden konuşuyor, öteki arkada susuyor, ikisi de karşısındakini duymuyor. Sıra tek yönlü de çalışmıyor. Kendi acısını arkaya koyan, daha küçük dertle gelen herkesi de arkaya koyuyor: “Bunun nesi dert?” Böyle haftalarda bu sık oluyor: Arkadaşının küçük derdine ‘şimdi mi’ diye bakan, fark etmeden Hermann Kafka’nın sandalyesine oturuyor.

Bu hafta sıranın önünde deniz var; arama sürüyor. Koridor yine de dolu: Yan odadaki hasta da aynı cümleyi kuruyor, onun yanındaki de. Herkes bir yanı gösteriyor; koridorun sonundaki oda boş.

İlgili Haberler