26 September 2026, Saturday
Gündem

Sandığı 'Üsküdarlamak'

Piyasaya çıktıkları günlerden itibaren “sandığın kutsiyetini” dillerinden düşürmezler hiç. Kazandıkları her seçimden sonra, bunu olgun biçimde hazmedip kendilerini seçen halka hizmet için yeni bir dönemin başlangıcı...

Piyasaya çıktıkları günlerden itibaren “sandığın kutsiyetini” dillerinden düşürmezler hiç. Kazandıkları her seçimden sonra, bunu olgun biçimde hazmedip kendilerini seçen halka hizmet için yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirmek yerine, kaybedenleri yani siyasi rakiplerini (onları düşman olarak algıladıklarından dolayı) aşağılamak, ezmek ve mümkünse ortadan ilelebet kaldırmak için gibi bir davranış biçimini benimsediler. Zaten, tipik bir sağcı hareket olarak dünyayı “Biz ve düşmanlarımız” diye algılama sendromunun etkisinde oldukları için rakiplerini (düşmanlarını) adeta “Bir daha karşılarına çıkamayacak hale getirmek” için ellerinden geleni yaptılar.

Ama gerçek bir demokraside, galip çıktıkları sandık bir daha ortaya konulduğunda, rakiplerinin yeniden çalışıp da kazanmaları gibi bir olasılık bulunması gereğini asla kabullenmeye yanaşmadılar. Zaten 2015’ten itibaren seçim kaybetmeye başladıklarında da “Bir daha bunlara fırsat bile vermeyelim. Sandığı gündemden çıkaralım” diye bir yöneliş içine girdiklerini hep birlikte gördük.

Arada, 2017’de hileli referandumla rejimi değiştirdikleri andan itibaren de yerel seçimlerden galip çıkanları da, ellerindeki yargı ve kolluk gücünü kullanarak “kayyımlama” yoluna gitmeye başladılar. Ne ironiktir ki, bugün “sözde” iyi geçinir gibi yaptıkları Kürt siyasi hareketinin yerel yöneticileri bu yöntemle en çok hedef aldıkları “düşmanların” başında geliyordu. 2019 ve 2024 seçimlerinde aldıkları ağır yenilgiler, 2019’da yaklaşık çeyrek asır sonra İstanbul ve Ankara’yı yitirmeleri, 2024’de ana muhalefetin, “Türkiye nüfusunun yüzde 60’ının yaşadığı, GSYH’nin yüzde 80’ini üreten bir alanı” kazanmasıyla, düşmanca güdüleri doruğa ulaştı.

Sonrasında yaşananlar mâlûm. 2024’in sonlarından itibaren attıkları her adım, artık “siyasi” değil, neredeyse “kriminal” ölçülerde hasmane izler taşımaya başladı. Esenyurt’la başlayan, Mart 2025’te Saraçhane’yi hedef alarak vites büyüten operasyonlarla ana muhalefetin elinde tek bir yerel yönetim bırakmamaya adeta “and içmiş” bir siyasetin izlerini taşımakta.

Siyasi rakibine ve tabii ki o rakibe oy veren kitleye dönüp “mafyatik bir tavırla” şunu diyorlar yaklaşık 2 yıldır: “Ne yapalım seçildiyseniz ulan?.. Güç bizde. İstemediğimizi, orada bir gün bile oturtmayız… Yaylanın bakalım…” İşte bu zihniyet, bizi Üsküdar’a kadar getirdi.

Adım adım ve göstere göstere… Üsküdar’daki haydutluğun altına imzalarını iri bir kalemle attılar. Kritik oylama öncesinde transfer ve tutuklamalarla, o dillerinden düşürmedikleri “sandığı” Üsküdar Meydanı’na gömüverdiler. Bağırta bağırta, kanırta kanırta… Artık “sandıktan” söz etmeye de, sandığın faziletlerini övmeye de yüzleri zaten kalmadı.

Üsküdar hadisesi neden önemlidir? Toplumda zaten uzunca bir süredir oluşturdukları şu meşhur “Bunlar bir daha seçim filan yapar mı acaba?” sorusunu (korkusunu) yeniden gündeme getirmiş olması açısından çok önemlidir. İkinci ve daha vahim soru da şudur: “Bunlar bundan sonra da, beğenmedikleri her seçim sonucuna aynı bu şekilde müdahale edeceklerse, o zaman sandığa gidip oy kullanmanın ne anlamı var?...” Başka bir deyişle, derin bir umutsuzluk hali.

Üçüncü soruyu da yine korka korka ekleyeyim: “İlk seçimde, muhalefetin sandık başı gözlemcilerine yönelik bir gece yarısı operasyonu” hiç ihtimal dahilinde değil midir? O takdirde ne olacaktır? Bir başka kaygı verici manzara da, ana muhalefetin elindeki (son 7 yıldır 3’ünü birden yönettiği) 3 büyük şehre bakıldığında görülendir.

İstanbul’un başkanı, Silivri Zindanı’nda tutsaktır. Ankara’nın başkanı, Butlancı CHP yönetiminden de Yeni Parti liderliğinden de vazgeçemediğine dair işaretler vererek, sorgulanmaya ziyadesiyle muhtaç biçimde Çarşamba günü “Saray ziyareti” yapıyor ve Recep Bey’le birlikte fotoğraf verebiliyor. İzmir’in başkanı, CHP’den istifa etmiş, bir türlü Yeni Parti’ye girmemiş, her Allahın günü hakkındaki “AKP’ye geçecekmiş” söylentilerini sırtında taşıya taşıya “paldır küldür” bir yol yürüyor.

Zaten dört bir koldan yaylım ateşi altındaki Yeni Parti liderliği de, “rejimin yoğun bombardımanı ile mi, yoksa kendi saflarındaki bu acayipliklerle mi başedebileceğini” düşünmek zorunda kalıyor. Özgür Özel’in, partiyi kurduktan sonraki “Yeniden sahaya ve meydanlara yüklenme” hamlesinin ne sonuç vereceği de merakla bekleniyor. Madem sandıkla girdik söze, oradan devam edelim… Sayın Özel, geçen yıl kullandığı, “Bak, meydana toplanıyoruz.

Kafamı kızdırmasınlar. Öyle bir an gelir ki, bir daha o meydandan ayrılmayız” lâfı bir mülakatta hatırlatılıp, “O an ne zaman gelir?” mealinde bir soru sorulduğunda şu yanıtı veriyordu: “Sandığın bir daha gelmeyeceği belli olursa…” Herkes “öyle bir anın gelip gelmeyeceğini” büyük bir endişe içinde beklerken, ben de şu kritik soruyu sorayım: Salı günü yapıldığı gibi, sandığın tekmelenip tam anlamıyla hayasızca “Üsküdarlanması” ile “Bir daha ortaya sandık - mandık koyulmaması” arasında nasıl bir fark var? Türkiye’yi “Üsküdarlatmayalım” Umutsuzluğa kapılmayalım.

Rejim, artık dayanılmaz bir “tükenmişlik ve çaresizlik” haletiruhiyesiyle seçilmişlere saldırırken, güçleri birleştirmenin daha sıkı örgütlenmenin önemini bir kez daha kavrayalım. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez. En iyisi İspanyolca’sını tekrarlayalım: "El pueblo unido jamás será vencido"

İlgili Haberler