Sahipsiz işçilik alacakları: Madenci direnişi bize ne söylüyor?
Madenciler direndi, birleşti ve Ankara'da kazandı. Örgütlü mücadelenin gücü bir kez daha haklıyı zafere ulaştırdı. Ancak bu zaferin ardında, çalışma hayatımızın üzerine karabasan gibi çöken çok derin bir soru duruyor:...
Madenciler direndi, birleşti ve Ankara'da kazandı. Örgütlü mücadelenin gücü bir kez daha haklıyı zafere ulaştırdı. Ancak bu zaferin ardında, çalışma hayatımızın üzerine karabasan gibi çöken çok derin bir soru duruyor: İşçi, kanunen hak ettiği kendi parasını alabilmek için neden 40 gün boyunca sokaklarda direnmek, gözaltına alınmak ve ağır bedeller ödemek zorunda kalıyor?
Yaklaşık 40 gündür hakları için mücadele eden maden işçilerinden 400'ünün kıdem tazminatı ana paralarının ödenmesi elbette sevindirici ve kıymetlidir. İşçiler mücadele etti, direndi ve sonuç aldı. Fakat meseleyi sadece "madenciler kazandı" diyerek kapatamayız.
Çünkü gerçek bir sosyal hukuk devletinde, işçinin hakkını alabilmesi için direniş çadırları kurması değil; devletin o hakkı işverenin iflasına veya konkordatosuna kurban etmemesi gerekir. Üstelik mücadele burada da bitmiş değil. Türkiye Maden-İş Sendikası Orta Anadolu Şube Başkanı Talih Kocabıyık, yaklaşık 400 çalışanın kıdem tazminatı ana paralarının ödendiğini açıklarken kıdem tazminatı faizleri ve diğer alacakların tamamı ödenene kadar mücadelenin süreceğini belirtiyor.
Mağduriyetin yüzde 80'inin giderildiği, diğer alacakların ve bazı çalışanların yeniden işe alınması konusunun da görüşüleceği ifade ediliyor. O halde soruyu biraz daha açık soralım: Bu bir zafer midir? Evet, işçilerin mücadelesi açısından somut bir kazanımdır.
Ama aynı zamanda hukuk sistemimizin ve işçi alacaklarını güvenceye alma düzenimizin ne kadar yetersiz olduğunun da acı bir göstergesidir. Çünkü gerçek bir güvenceden söz edebilseydik, işçi hakkını almak için 40 gün direnmek zorunda kalmazdı. Kanunda öncelik var ama… Türkiye'de sık sık şu cümle kurulur: “İşçi alacakları öncelikli alacaktır.” Doğru.
İcra ve İflas Kanunu'nun 206. maddesinde işçilerin iş ilişkisine dayanan ve iflasın açılmasından önceki bir yıl içinde tahakkuk etmiş alacakları, ihbar ve kıdem tazminatları dahil olmak üzere birinci sıra imtiyazlı alacaklar arasında sayılıyor. İflas nedeniyle iş ilişkisinin sona ermesi halinde hak edilen ihbar ve kıdem tazminatları da bu kapsamda bulunuyor.
Fakat burada çok kritik bir ayrım var: Alacağın öncelikli olması, paranın mutlaka ve hemen işçinin eline geçeceği anlamına gelmiyor. Çünkü iflas masasındaki malvarlığı sınırlıysa, alacaklı sayısı fazlaysa veya işletmenin malvarlığı üzerinde başka hacizler/haklar bulunuyorsa, işçinin kanundaki önceliği, tek başına alacağını tahsil etmesini garanti etmez. Daha da önemlisi, kanundaki imtiyazın kapsamı ve süre sınırları işçinin bütün geçmiş alacaklarını korumuyor.
Nitekim Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 2026 tarihli bir kararında, konkordato mühletinden bir yıldan daha önce muaccel hale gelen bazı işçilik alacaklarının İİK 206'nın birinci sırasında yer alan imtiyazlı alacaklardan olmadığı değerlendirilmiş bulunuyor. Yani mesele yalnızca “işçinin alacağı önceliklidir” demekle bitmiyor.
Asıl mesele, işçinin o alacağı ne zaman ve nasıl tahsil edeceğidir. KONKORDATO KALKANI ZAMANAŞIMI TUZAĞI Bugün Türkiye'de konkordato müessesesi, ne yazık ki asli amacından saparak bir "borçtan kaçış ve zaman kazanma" aracına dönüştürülmüş durumdadır. Dürüst ticaret yapan işletmeleri ayrı tutarak söylüyoruz; birçok şirket borçlarını ödememek için konkordato kalkanının arkasına sığınmakta, bu süreçte şirketlerin içi boşaltılmakta ve masada bekleyen işçi adeta kaderine terk edilmektedir.
Dahası, bu süreçler yıllarca sürerken işçinin karşısına bir de zaman aşımı ve hak düşürücü süreler çıkarılmaktadır. İşveren süreci hukuki manevralarla uzatıp iflas masasını kilitlerken, işçinin yıllar içinde biriken emeğinin üzerine tükeniş süreleri örülmektedir. Sistem, işverene zaman kazandırırken işçinin hakkını zamana yenik düşürmektedir.
ÜCRET GARANTİ FONU NEDEN YETMİYOR? Türkiye'de işçi alacakları için kurulan bir mekanizma var: Ücret Garanti Fonu. Ancak adının çağrıştırdığı gibi işçinin bütün alacaklarını garanti eden bir fon değildir.
4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu'nun Ek 1. maddesi uyarınca işverenin konkordato ilan etmesi, aciz vesikası alması veya iflas etmesi gibi ödeme güçlüğü hallerinde işçinin iş ilişkisinden doğan en fazla üç aylık ödenmemiş temel ücret alacağı için Ücret Garanti Fonu devreye giriyor. Buradaki kritik çelişki şudur: • Kıdem tazminatı Ücret Garanti Fonu kapsamında değil.
• İhbar tazminatı Ücret Garanti Fonu kapsamında değil. • Diğer geçmiş alacakların tamamı kapsam dışı. Yani 20 yıl çalışan bir işçinin işverenden milyonlarca lira kıdem tazminatı alacağı bulunabilir.
İşveren iflas edebilir, şirket konkordato ilan edebilir, işçi yıllarca uğraşabilir. Ama Ücret Garanti Fonu'nun söylediği şudur: “Ben yalnızca üç aylık ücretini öderim, gerisine karışmam.” O halde ortada devasa bir korumasızlık alanı vardır. TİCARİ RİSK NEDEN İŞÇİNİN SIRTINDA?
Bir işletme kurulur. İşçiler çalışır, üretim yapılır, kâr elde edilir. İşçinin emeği doğrudan şirketin piyasa değerine dönüşür.
Ama şirket mali açıdan zor duruma düştüğünde ya da iflas ettiğinde işçiye söylenen şudur: “Alacağını iflas masasından bekle.” İşte temel kırılma noktası buradadır. İşverenin ticari riski ile işçinin yaşam hakkı aynı kefeye konulamaz. Patron yanlış yatırım yapabilir, piyasa daralabilir, şirket borçlanabilir, konkordato ilan edebilir.
Bunların hepsi ticari hayatın riskleridir. Ama işçinin durumu farklıdır; onun alacağı bir sermaye yatırımının getirisi değil, fiilen akıttığı alın terinin, geçmişteki emeğinin karşılığıdır. İşverenin batmasıyla işçinin yıllarının yok olması kabul edilebilir mi?
DÜNYADA BU MESELE NASIL ÇÖZÜLÜYOR? Uluslararası Çalışma Örgütü'nü173 sayılı Sözleşmesi, işçi alacaklarının iflas halinde özel olarak korunmasını öngörür. Sözleşmenin 6.
maddesi ücretlerin yanı sıra izin ücretlerini ve kıdem tazminatını da güvence altına alınması gereken temel haklar arasında sayar. 9. madde ise ödemelerin bir devlet/garanti kurumu aracılığıyla hızla yapılmasını önerir.
Dünya bu sorunu çoktan aşmıştır: • : İşverenin ödeme güçlüğüne düşmesi halinde devreye giren AGS sistemi, yalnızca ücreti değil; işten çıkarma tazminatlarını, ihbar karşılıklarını ve izin ücretlerini de güvence altına alır. 2026 verilerine göre AGS sistemi için belirlenen garanti tavanı 96.120 avrodur ve ödemeler 1 ila 5 gün gibi çok kısa sürelerde gerçekleştirilir. 2025 yılında yaklaşık 250 bin işçiye 2,23 milyar avro avans sağlanmıştır.
İşveren battığında işçinin alacağı onunla birlikte batmamaktadır. • : Federal İş Ajansı bünyesindeki bu mekanizma, iflas öncesi son üç aylık ücret ve belirli ek hakları doğrudan güvenceye alır. İşçinin mağduriyeti anında devlet eliyle hafifletilir.
• İ: Insolvency Service bünyesinde çalışan bu yapı; yasal kıdem ödemesi, ücret, izin parası ve yasal ihbar tazminatını belirli tavanlar dahilinde doğrudan öder. İngiltere'de de temel felsefe aynıdır: İşverenin iflası, işçinin haklarının da iflası anlamına gelemez. TÜRKİYE NE YAPMALI?
Artık mesele yalnızca “Ücret Garanti Fonu'nun kapsamı genişletilsin” sığlığında ele alınamaz. Türkiye'nin vakit kaybetmeden kapsamlı bir İşçi Alacakları Güvence Sistemi kurması şarttır: 1. Ücret Garanti Fonu yeniden yapılandırılmalı; yalnızca üç aylık ücretle sınırlı olmaktan çıkarılarak kıdem ve ihbar tazminatlarını da kapsam içine almalıdır.
2. Konkordato süreçlerinde işçinin alacağını almak için yıllarca mahkeme koridorlarında beklemesinin önüne geçecek "hızlandırılmış ön ödeme mekanizmaları" kurulmalıdır. 3.
Garanti kurumu işçiye ödemeyi derhal yapmalı, ardından işçinin alacağına halef olarak iflas masasına ve işverenin malvarlığına kendi rücu etmelidir. 4. İşverenin konkordato ve iflas öncesinde mal kaçırmasını, şirket içini boşaltmasını engelleyecek caydırıcı ve etkin denetim mekanizmaları hayata geçirilmelidir.
5. Sistemin finansmanı yalnızca çalışanın sırtına yüklenmemeli; işveren prim katkıları ve gerektiğinde kamu desteğiyle güçlü bir fonda toplanmalıdır. Son söz: Sosyal devlet, sermayenin değil emeğin güvencesidir.
Madencilerin direnişi bize çok net bir gerçekliği gösterdi: Türkiye'de işçinin kanuni hakkına ulaşabilmesi hâlâ büyük ölçüde kendi sokak mücadelesine, örgütlü gücüne ve direnişine bağlıdır. İşçi hakkını almak için Ankara yollarına düşüyor, kollukla karşılaşıyor ve ancak o zaman hakkının bir kısmını koparabiliyor. Bu tablo karşısında işçilerin örgütlü direnişini ve zaferini ayakta alkışlıyoruz; lakin sistem adına şunu sormak zorundayız: Eğer işçi kendi parasını alabilmek için 40 gün boyunca açlık ve adalet mücadelesi vermek zorunda kalıyorsa, ortada sosyal hukuk devletinden söz edilebilir mi?
Gerçek güvence, işçinin işverenin iflası veya konkordatosu karşısında çaresiz ve kimsesiz bırakılmadığı sistemdir. Çünkü sosyal devlet, sermayenin batışını finanse etmek zorunda değildir; ama emeğin onurunu ve hakkını korumakla yükümlüdür.



