Sahi Sevgi Neydi?
Türkan Şoray’ın yüzünde asılı kalan o soru, yıllardır Türk sinemasının en ağır sorularından biri. Bir erkeğin arkasından dağlara düşmek miydi? Bir insanın yolunu gözlemek mi? Yoksa bütün bunlardan daha sessiz, daha...
Türkan Şoray’ın yüzünde asılı kalan o soru, yıllardır Türk sinemasının en ağır sorularından biri. Bir erkeğin arkasından dağlara düşmek miydi? Bir insanın yolunu gözlemek mi?
Yoksa bütün bunlardan daha sessiz, daha gösterişsiz bir şey mi? Selvi Boylum Al Yazmalım, tam burada insanın romantik tarafına küçük bir tokat atar. Çünkü bize yıllarca aşk diye pazarlanan şeyin karşısına emeği koyar.
İlyas vardır. Tutkulu, öfkeli, yakışıklı. Asya’nın kalbini yerinden sökecek kadar güçlü bir adam.
Bir de Cemşit vardır. Daha sessiz, daha sıradan, daha az şiirsel. Ama çocuk hastalandığında, Asya korktuğunda, hayat zorlaştığında yanındadır.
İlyas’ın Asya’ya duyduğu aşk gerçektir. Fakat bu aşk, davranışlarıyla onu incitmesine engel olmaz. Asya için mesele artık yalnızca sevilmek değildir.
Sevildiği yerde güven de duyabilmektir. İnsan bunu geç öğreniyor. Gençken aşkı kalbin hızlanması zannediyoruz.
Oysa bir insanın yanında heyecan duymakla güven duymak aynı şey değil. Filmin insanı yıllarca rahatsız eden tarafı burada. Bir aşkın gerçek olması, onun içinde yaşamanın mümkün olduğu anlamına gelmiyor.
Bir insan seni çok sevebilir ama sana iyi gelmeyebilir. Uğruna dünyayı yakabilir ama seninle bir hayat kuramayabilir. Biz ise tutkuyu çoğu zaman sevginin en yüksek biçimi sanıyoruz.
Oysa tutkunun verdiği heyecan, huzurun garantisi değildir. İlyas’ın aşkı yüksek seslidir. Cemşit’in sevgisi ise gündelik hayatın içinde, kimsenin dönüp bakmadığı anlarda görünür.
Asya’nın Cemşit’i seçmesi bu yüzden alıştığımız türden romantik bir seçim değildir. Hatta romantizme yapılmış küçük bir ihanet gibi gelir. Seyircinin bir yanı İlyas’ı ister.
“Büyük aşk,” der. “Onlar birbirlerini seviyor.” Ama hayat, kalbin önüne başka bir soru koyar: Bu soru insanı susturur. Çünkü aşkın hesabı yapılmaz sanırız.
Oysa bir çocuk büyütülürken, bir ev kurulurken, bir hastanın başında beklenirken hayatın yükünü kimin taşıdığı belli olur.Bunların hiçbirinin fonunda müzik çalmaz. Kimse yavaş çekimde bakmaz. Ama birlikte yaşamak dediğimiz şey, çoğunlukla bu sahnelerden oluşur.
Belki de filmin en acı tarafı budur: Aşk bazen hayatı kuramaz. Çünkü hayat yalnızca kalple değil, karakterle de kurulur. Sorumluluk ister, sabır ister; zor zamanlarda verilen sözün arkasında durmayı ister.
Cemşit, Asya’nın kalbini ilk çarpıtan adam değildir. Ama onun hayatının en zor yerlerinde yanında duran adamdır. İnsanın kalbini hızlandıran kişiyle hayatı paylaşabildiği kişinin aynı olması ne büyük bahtiyarlık.
Olmadığında ise o meşhur soru çıkar karşımıza: “Sevdiğim kişiyi mi seçmeliyim, beni seven kişiyi mi?” Belki soru yanlış. Belki asıl sorulması gereken, kiminle nasıl bir hayatın mümkün olduğudur. Asya’nın seçimini ağırlaştıran da budur.
İlyas’a duyduğu aşkı inkâr etmeden, Cemşit’le kurduğu hayatın değerini görebilmek. Bazı insanlar kalbimizde kalır. Bazıları hayatımızda.
Bu ikisi birbirinden ayrıldığında, insan birini seçerken diğerinden bütünüyle kurtulamaz.


