Yan tarafında içinde ne olduğunu bilmediğimiz mavi renkli bir poşeti, oturduğu koltuğunun arkasında iki tane koltuk değneği, ön sepetinde hırka ve birkaç tane yarım litrelik su şişesi, direksiyonun üzerine de iki tane minderi vardı. Gözlüğünü gömleğinin düğmesine asmış, gömlek cebinde de bir tükenmez kalemi bir de not defteri vardı. O şekilde canı geçmişti.
Ertesi gün de şehre yağmur yağmıştı. Serinliğin getirdiği bir yağmur… Gencin seslenişine irkilen ihtiyar bir anda uyandı, gözlerini ovuşturdu, nerede olduğunu anlamaya çalıştı, gözleri parkın ışıklarına yavaş yavaş alışınca etrafını net görmeye başladı. Kendisini uyandıran genç: “Burada canın geçmiş.
Bu gece ayaz var. Üşümüşün. Saat de geç oldu.
İstersen evine git.” deyince ihtiyar sözü aldı, genç dinlemeye başladı. Yaşım yetmiş olmasına rağmen geride kalan günler dün gibi aklımda. Hiç unutamadığım anlar gibi unutmak isteyip de bir türlü aklımdan çıkmayan anlar da zihnimin ucunda, gözlerimin önünde… Babamın beni mesleğe verdiği ilk günü, kalfanın yerleri süpürmem için fırçayı elime tutuşturduğu anı, yerlere dökülen saçları iyi süpüremediğim için ustamdan yediğim fırçayı nasıl hatırlıyorsam; usta olup dükkân açtığım günü, yuvamı kurduğum günü ve çocuklarımı kucağıma aldığım anları da dün gibi hatırlıyorum.
O anlar gözlerimin önünde hâlâ canlı, anne sütü kokan taze bebeklerimin kokusu hâlâ burnumda. Kurduğum yuvada Allah bana bir oğlan ve bir kız evladı verdi. Kız çocuğu için eskiler evin bereketi derlerdi.
Doğruymuş… Kızım doğduktan sonra işlerim arttı, gelirim çoğaldı. Eve bir bereket geldi. Giydiğimiz eskimiyor, yediğimiz bitmiyordu.
Sadece işlerim değil enerjim de artmıştı. Sabahtan akşama kadar ayakta durup müşterileri tıraş ederken hiç yorulmuyordum. Gün bitmeseydi bir çalıştığım süre kadar daha çalışırdım o zamanlar.
Yıllar böyle geçerken ilkokulu bitiren oğlum okumayacağını söyledi. Peki ne iş yapacaksın diye sorduğumda: “Baba mesleğini icra edeceğim, berber olacağım.” dedi. Oğlumu çırak olarak yanıma alıp baba mesleğini öğretirken, komşularım: “Usta kendine sağlam eleman buldu, artık gözü arkada kalmaz.” diyorlardı.
Esnaf komşularımın nefsimi gıdıklayan sözlerini duydukça, evladımın serpilip meslekte ustalaştığını gördükçe bana da bir keyif geliyordu. Kendi kendime: “Artık sırtın yere gelmez Koca Usta.” diyordum. Bu yaşa gelince anladım ki alemde sadece dünya dönmüyormuş.
Günler de evrilip çevriliyormuş. İlahi kelamında Allah “O günleri, sevinç ve kederi, zafer ve mağlubiyeti insanlar arasında evirip çeviririz.” diyormuş. Bu ayet mealini duyardım ama anlayamazdım ta ki bu yaşa gelene kadar, unutmak istediğim anları gözlerimin önünden uzaklaştıramayacağımı anlayana kadar...
Benim hayatımda da günler evrilip çevrildi. Önce oğlumla beraber işlettiğim dükkân elimden gitti. Yaşanan bu ticari kayıptan sonra evden dışarı çıkmayan evladım kendini içkiye verdi.
İçki dışında hap-uyuşturucu gibi daha kötü alışkanlıkları var mı bilmiyorum. Yaptıklarına bakınca da daha kötü alışkanlıklar edindiğinden şüphe etmiyorum. Evde çıkardığı huzursuzluklar, rahmetli anama babama küfretmesi ve bardağı taşıran son damla beni dövmeye kalkması sonucu dört-beş aydır eve gitmiyorum.
Eve gitsem kötü şeyler olacak. Ya o beni öldürecek ya ben onu. Hatun ve kızım eve gel diyor ama bu yaştan sonra ne evlat katili olmak isterim ne de evladımın baba katili olmasını… Emekli maaşımla evin kirasını ödediğim için kendime başımı sokacak bir mekân tutmakta zorlanacağımdan şimdilik otogarda kalıyorum.
Yaz mevsimi olduğu için fazla zorluk çekmedim ama önümüz kış ve bu yaştan sonra kışı dışarıda nasıl geçireceğim bilmiyorum. Akülü arabamı, koltuk değneklerimi görüyorsun ama pantolonumun altındaki protez bacağımı görmüyorsun. Ne kadar anlatsam da protez bacağım gibi daha görünmeyen ne dertlerim var!
Ne yapalım, benim de imtihanım böyleymiş. Serin bir ağustos gecesi parktaki ATM’lerin yan tarafında yaşlı bir adam, engelli arabasının üzerinde uyuyordu. Başı yana kaymış, horultuyu koymuş, biraz da üşümüştü.
Bankalara ait makinelerden gelen dıt dıt dıt tuş sesleri bile onu rahatsız etmiyordu. İhtiyarın yanına yaklaştığımızda elbiselerinin temiz ve düzgün olduğunu gördük. İhtiyarın bu hali bize gezmek için dışarı çıktığını, yaşlılıktan dolayı o an parkta canının geçtiğini düşündürmüştü.
Yine görüntüye aldanmıştık, yine gördüklerimiz bizi aldatmıştı. Derin uykusundan uyandırdığımız ihtiyar başından geçenleri bize anlattı, biz de başından geçenleri dinledik. Dinlediklerimizin tamamını yazamasak da yaşananları bir de karşı taraftan dinleyemesek de ne yapacaksın; ömür kısa, sınav çetin, hesap zor, yaz akşamı da serindi.
Bu alemde dünya dönecek, günler insanlar arasında evrilip çevrilecek, zamanı gelince de dağlar yürütülecek, denizler kaynatılacak, güneş dürülecek… “Dünyanın devranına aldanma.” dedi, meczup ve şöyle devam etti sözüne: “Günler üst üste binecek, devran dönmeye devam edecek.”