19 October 2026, Monday
Mevlânâ Hazretleri ile Hasan Baran'ın Hayali Sohbeti
Ekonomi

Mevlânâ Hazretleri ile Hasan Baran'ın Hayali Sohbeti

Ruhun ezeli coğrafyasına adım attığım, sessiz ve derin bir demlilikte, zamanın ve mekânın dar sınırlarından sıyrılmıştım. Masa başındaydım.Elimde kalemin o tanıdık ağırlığı… ​Babam Muammer Baran’dan bana devrolan kutlu...

Ruhun ezeli coğrafyasına adım attığım, sessiz ve derin bir demlilikte, zamanın ve mekânın dar sınırlarından sıyrılmıştım. Masa başındaydım.Elimde kalemin o tanıdık ağırlığı… ​Babam Muammer Baran’dan bana devrolan kutlu mirası, Mevlânâ hazretlerinin 37. kuşak torunu olmanın ağır ve bereketli sorumluluğunu taşıyordum.

Bir yazar olarak ruhumun derinliklerinde hissettiğim sızı, tam da ulu dedemin asırlar önce Mesnevi’ye düştüğü ilk nefesle buluştu zihnimde:​“Bişnev ez ney çün hikâyet miküne Ez cüdâyihâ şikâyet miküne…” ​Yani: “Dinle neyden kim hikâyet etmede Ayrılıklardan şikâyet etmede…” Maddi âlemin tüm gürültüsü çekildi ve kendimi asırları aşan bir pınarın başında, ulu dedem Hz. Mevlânâ’nın dizinin dibinde buldum. Nurlu yüzü, zamanı eriten bakışlarıyla karşımdaydı.

Havada bir ney sedası dolaşıyor, adeta nefsi terbiye eden bir huzur kaplıyordu etrafı.​Hürmetle eğilerek söze başladım:“Ey benim pirim, ulu dedem… Yüzyıllardır insanlığın kalbine şifa olan mübarek kelamının, Mesnevi’nin ilk nefesiyle huzurundayım. 'Bişnev ez ney...' diyerek başladın söze. Neyin hikâyesini, ayrılıkların feryadını anlattın.

Babam Muammer Baran’dan bana devrolan bu kutlu nesebin ve kelimelerle hemhâl olan bir yazarın yüreğiyle sorarım sana dedem; o ney ki kamışlıktan koparılıp deşildi, iniltisi niyaz oldu... Neyin feryadı ile biz yazarların, şairlerin bağrındaki o dinmez sızı aynı pınardan mı akar?” ​Gülümsedi dedem. Bakışlarında kâinatın şefkati vardı.“Ey Hasan Baran can, evladım…” dedi, sesi bir su gibi aktı içime.

“Hoş geldin gönül dergâhına. Kalem tutan elinde, Hak aşkını arayan yüreğinde dedelerinin nefesini taşırsın. Bakasın ki evladım, ney niçin feryad eder?

Neyin bağrı, kamışlıktan koparıldığı gün delindi. O, sazlıktan ayrıldı ama gözü de, gönlü de hep asıl yurdunda kaldı. İçinden geçen hava kendi havası değildir; üfleyenin nefesidir.

Yazmak da böyledir Hasan’ım. Hakiki yazar ve şair, kelimeleri kendi hevesiyle dizmez. O da ruh kamışlığından kopmuş bir neydir; bağrından çıkan her satır, insanın bu dünya gurbetindeki yalnızlığının, aslına duyduğu o büyük hasretin sesidir.

Sen kalemi kâğıda her sürdüğünde, aslında o ezeli vatanın kokusunu aramaz mısın?” ​Sözleri içime bir gül kokusu gibi düştü. Derin bir nefes aldım:“Haklısın ulu dedem…” dedim. “Neyin göğsündeki o delikler, bizim dünyadaki yaralarımızmış meğer.

Masamda kelimeleri ararken hissederim; insan bu dünyada hep bir gurbette, hep bir eksik. O ilk beyitte 'şikâyet etmede' derken, bu bir sitem midir yoksa ruhun aslına dönme iştiyakı mı?” “Âşık olanın şikâyeti sitemden değil, iştiyaktandır evladım,” dedi Mevlânâ. “Ney der ki: 'Beni özümden, öz yurdumdan ayırdılar.

Bağrımı deştiler ki benden çıkan ses, Hak’tan ayrı düşen her canın derdine tercüman olsun.' İşte Kâmil İnsan da böyledir. İnsan-ı kâmil, bu dünya pazarına eğlenmeye değil, aslı olan ilahi âlemin hasretini çekmeye ve o hasretle pişip olgunlaşmaya gelmiştir. Neyin iniltisini ancak bağrı yanık olan anlar.

Sen ki kelamın sırrına erdin, yazarken o iniltiyi duyuyorsan, bilesin ki senin ruhun da o asıl vatana müştaktır.” ​İçimde yıllardır biriken o tarif edemediğim hüznün adı konmuştu sanki.“O zaman dedem,” dedim hürmetle, “bizim bu dünyada çektiğimiz her çile, kalbimize düşen her gurbet hissi ve kâğıda döktüğümüz her hece, aslında aslımıza olan sadakatimizin bir nişanesi midir?”​“Şüphesiz böyledir oğul...” dedi ulu dedem, bakışlarını ufka dikerek. “Dünya bir gurbet hanesidir, bizler ise birer yolcu. Kalemin çıkardığı cızırtı ile neyin iniltisi kardeş gibidir.

İkisi de içindeki nefesi dışarı vurur. Sen yazmaya devam et Hasan evladım. Kelamınla insanlara dünyada birer gurbetçi olduklarını hatırlat.

Dinlemesini bilene ney de konuşur, kalem de… Yeter ki gönül kulağın açık olsun, yeter ki aşkın nefesi eksilmesin göğsünden.” ​Gözlerimi açtığımda odamda hafif bir rüzgâr esiyordu. Mürekkebimin kokusu ile neyin iniltisi zihnimde birleşmişti. Dedem Mevlânâ’nın o mübarek nefesi, kalemimin ucunda bir rehber gibi ışıldamaya devam ediyordu.

İlgili Haberler