24 October 2026, Saturday
İvan İlyiç’in Cenazesinde Kimler Vardı?
Ekonomi

İvan İlyiç’in Cenazesinde Kimler Vardı?

Ölümün karşısında herkes vardı da, insan neredeydi? İvan İlyiç öldüğünde, meslektaşları onun ölümünden çok kendi hayatlarında açılacak boşluklarla ilgilendiler. Birinin makamı boşalacaktı. Bir başkasının terfi ihtimali...

Ölümün karşısında herkes vardı da, insan neredeydi? İvan İlyiç öldüğünde, meslektaşları onun ölümünden çok kendi hayatlarında açılacak boşluklarla ilgilendiler. Birinin makamı boşalacaktı.

Bir başkasının terfi ihtimali doğacaktı. Bazıları cenazenin ne kadar süreceğini, akşamki programlarını aksatıp aksatmayacağını hesaplıyordu. Ölüm, insanlığın en büyük hakikatiydi ama bürokratik hayatın küçük bir aksaklığı gibi karşılanıyordu.

Tolstoy, İvan İlyiç’in Ölümünde insanın ölümünü değil, daha korkuncunu anlatır: Hiç yaşamamış olabileceği ihtimaliyle yüzleşen insanı. İvan İlyiç’in cenazesinde kimler vardı? Elbette ailesi.

Meslektaşları. Toplumsal vazifelerini yerine getirmeye gelmiş tanıdıklar. Birkaç samimi yüz, birkaç mahcup bakış, birkaç alışılmış taziye cümlesi… Bir de ölümün kendilerine uğramayacağına inanmak isteyenler.Çünkü cenazeye katılmak, ölümü anlamak değildir.

Bazen insan, ölümün başkasına ait olduğuna kendisini ikna etmek için gider cenazeye.Tabutun başında durur, ölenin yüzüne bakar ve içinden şu cümleyi geçirir: “Neyse ki ben değilim.”Sonra eve döner. Çayını koyar, telefonunu eline alır, yarım kalan işlerini tamamlar. Ölüm, gündelik hayatın içine bırakılmış kısa bir parantezdir artık.

İnsan o parantezi kapatıp cümlesine kaldığı yerden devam eder. Sanki kendisi de aynı cümlenin sonuna doğru ilerlemiyormuş gibi…Tolstoy’un asıl dehası, bu küçük insanlık numarasını yakalamasında saklıdır. Ölümü konuşuruz ama kendimize yakıştırmayız.

Başkalarının yaşlanmasını fark eder, kendi yaşımızı takvimden saklarız. Bir dostumuzun hastalığını duyunca üzülür, ardından kendi sağlığımızın devam edeceğini varsayarız. Herkes ölümlüdür; nedense bu hükmün uygulama tarihi bize bildirilmemiştir.İvan İlyiç’in ölüm haberini alan meslektaşlarının bir kısmı, üzüntülerinin yanı sıra kendi hayatlarında doğabilecek değişiklikleri de düşünür.

Hangi görevin kime verileceği, kimin terfi edebileceği akıllarından geçer. Tolstoy, ölüm karşısındaki bu gündelik hesapları gösterir.Ölüm, bir insanı hayattan çıkarırken geride kalanların zihninde yeni kariyer planları açmaktadır.Ne kadar tanıdık!Bir insanın ardından konuşurken bile bazen onun nasıl yaşadığını değil, yokluğunun bize ne kazandıracağını hesaplarız. Kimi mirası, kimi makamı, kimi itibarını düşünür.

Kimi de cenazede görünmenin toplumsal sermayesini biriktirir. Çünkü bizim çağımızda yalnızca yaşamak değil, iyi görünmek de önemlidir; yalnızca üzülmek değil, üzgün görünmek de…İvan İlyiç bugün ölseydi, belki cenazesinden önce bir taziye mesajı dolaşıma girerdi. Fotoğrafının altına “Mekanın cennet olsun” yazılır, eski bir anısı paylaşılır, birkaç kişi onun ne kadar kıymetli olduğunu anlatırdı.

Bir zamanlar arayıp sormayanlar, ölümünden sonra onu ne kadar sevdiklerini açıklamakta birbirleriyle yarışırlardı.Hayattayken esirgenen ilgi, ölümden sonra cömertçe dağıtılırdı.Çünkü ölülerin itiraz etme imkanı yoktur. Yanlış anlaşılmaya karşı kendilerini savunamazlar. Hakkında söylenen güzel sözleri duyup duymadıkları bilinmez, ama yaşayanların vicdanını rahatlatmaya yararlar.

Biraz geç kalmış sevgi, biraz gecikmiş merhamet, biraz da kendimize iyi insan olduğumuzu kanıtlama çabası…Ölünün ardından söylenen her güzel söz samimiyetsiz değildir elbette. Fakat insanın kendisine sorması gereken rahatsız edici bir soru vardır: Bu kadar değerli bulduğumuz bir insanın kıymetini neden yaşarken göstermedik?Neden bazı insanları ancak kaybettikten sonra görüyoruz?Neden birinin yokluğu, varlığından daha gürültülü oluyor?Belki de biz insanları kaybetmiyoruz yalnızca, onlara karşı ertelenmiş sorumluluklarımızı da kaybediyoruz. Aramadığımız telefonların, kapısını çalmadığımız evlerin, dinlemediğimiz dertlerin hesabı birden önümüze çıkıyor.

Fakat artık telafi edecek bir zaman kalmamış oluyor.İvan İlyiç’in ölümünü bu kadar sarsıcı yapan şey de budur. O, sıradan bir hayat yaşamıştır. Toplumun kabul ettiği ölçülere göre başarılıdır.

Mesleğinde yükselmiş, uygun bir evlilik yapmış, saygın bir çevre edinmiştir. Kurallara uymuş, görevlerini yerine getirmiş, kendisine öğretilen hayatı başarıyla uygulamıştır.Tolstoy, İvan İlyiç’in Ölümü’nde yalnızca bir insanın ölümünü değil, ölüm döşeğinde hayatının gerçekten yaşanmaya değer olup olmadığını sorgulayan bir insanı anlatır.İşte Tolstoy, okurun önüne asıl soruyu bırakır. Bir insan hayatı boyunca doğru bilinen şeyleri yapmış ama kendi hakikatine hiç yaklaşmamış olabilir mi?

Başarı diye alkışlanan şey, bazen insanın kendisinden uzaklaşmasının toplumsal olarak onaylanmış biçimi olabilir mi? İvan İlyiç hastalandığında, çevresindeki insanların gündelik hayatları devam eder. Onun korkusu, başkalarının huzurunu bozan bir ayrıntıya dönüşür.

Acısı, dinlenmesi gereken bir hakikat olmaktan çıkar, bir an önce geçmesi beklenen rahatsızlık halini alır. İnsanlar onun öleceğini bilir ama ölümün ne demek olduğunu kavramak istemezler. Çünkü ölmekte olan birinin yanında durmak, insanı kendi hayatının karşısına diker.

Onun korkusu bizim korkumuzdur. Onun çaresizliği, bütün toplumsal unvanlarımızın ne kadar geçici olduğunu hatırlatır. Bir gün bizim de adımızın önüne geçmiş zaman eki gelecektir.

Bir zamanlar yaptığımız işler, savunduğumuz fikirler, kazandığımız makamlar, sahip olduğumuz eşyalar birer hatıraya dönüşecektir.Geriye ne kalacaktır?İnsanların hakkımızda söyledikleri mi? Yoksa onların hayatına dokunduğumuz yerler mi?İvan İlyiç’in hastalığı sırasında Tolstoy’un özellikle görünür kıldığı bir kişi vardır: Gerasim. O, cenaze sahnesinde değil, İvan’ın ölümle yüzleştiği günlerde yanındadır.

Genç hizmetkar, hastalık karşısında yapmacık bir iyimserliğe sığınmaz; ölümün gerçekliğini kabul eder. İvan’ın sıkıntısını küçümsemez. İhtiyaç duyduğu yerde bulunur, ona yardım eder, bacaklarını tutar, yanında bekler.

Büyük ahlaki nutuklar atmaz. İnsana, insan olduğu için yardım eder.Gerasim’in değeri, diğerlerinden daha çok şey bilmesinde değil, bildiği hakikatten kaçmamasındadır.Tolstoy, bir tarafta toplumsal saygınlıklarını korumaya çalışan yetişkinleri, diğer tarafta ölümün karşısında sahici kalabilen genç bir hizmetkarı gösterir. Bir tarafta unvanlar, protokoller, terfiler; diğer tarafta bir insanın acısını hafifletmeye çalışan yalın bir merhamet…Bazen insanın ahlaki büyüklüğü, söylediği cümlelerde değil, başkasının acısı karşısında ne yaptığına bakılarak anlaşılır.Bugün de çevremizde saygınlık sahibi, eğitimli, itibarlı pek çok insan var.

Güzel konuşuyor, doğru cümleler kuruyor, ahlaktan söz ediyorlar. Fakat birinin başına felaket geldiğinde ortadan kaybolabiliyorlar. Çünkü başkasının acısı, kendi konforlarına dokunmadığı sürece onlara uzaktan bakmak kolaydır.

Bir insanın yükünü taşımaksa başka bir iştir.İşte bu yüzden bazı cenazelerde kalabalık çoktur ama insan azdır.Çelenkler gelir, dualar okunur, taziyeler kabul edilir. Herkes üzerine düşeni yaptığını düşünür. Fakat tabutun ardından eve dönenlerin hayatında ne değişmiştir?

Biraz daha mı merhametli olmuşlardır? Biraz daha mı az kırıcı? Sevdiklerini aramak, yaşlılarının kapısını çalmak, kırdıkları kalpleri onarmak için yeni bir neden bulmuşlar mıdır?Yoksa ertesi sabah her şey eski düzenine mi dönmüştür?Belki de cenazeler, ölülerden çok yaşayanların sınavıdır.

Ölü artık kendisini değiştiremez. Ama onun ardından yürüyenler, kendi hayatlarına başka bir gözle bakabilirler. Bir cenaze, insanın önüne bırakılmış son bir soru olabilir: Sen de bir gün bu tabutun içinde yatacaksın.

Peki, bugüne kadar ne yaptın?İvan İlyiç’in hayatı boyunca kaç kişiyi gerçekten dinlediğini, kaç insanın acısına sahiden eğildiğini, kaç kez kendi çıkarından vazgeçtiğini düşünmek gerekir. Çünkü ölüm, yalnızca geride kalanların davranışlarını açığa çıkarmaz; ölenin hayatına da son bir muhasebe ışığı tutar.Ve belki bu muhasebenin en ağır tarafı, insanın büyük kötülükler yapmış olması değildir. Bazen kimseye büyük bir kötülük yapmadan da yanlış yaşayabilir insan.

Her gün biraz daha erteler kendisini. Biraz daha uyum sağlar. Biraz daha susar.

Biraz daha başkalarının uygun bulduğu kişiye dönüşür. Sonra bir gün, kendisine ait sandığı hayatın aslında başkalarının beklentileriyle örüldüğünü fark eder.İvan İlyiç’in ölümü, bize yalnızca ölümlü olduğumuzu söylemez. Asıl mesele, öleceğimizi bilerek nasıl yaşadığımızdır.Cenazesinde kimler vardı?Makamını düşünenler, görevini yerine getirenler, korkusunu gizleyenler, ölümün kendilerine uzak olduğuna inananlar… Bir de Gerasim gibi, bütün açıklamalardan daha sahici bir şey yapanlar: Bir insanın acısına eşlik edenler.Fakat benim asıl merak ettiğim, cenazede kimin bulunduğu değil, İvan İlyiç’in hayattayken kimin yanında kendisi olabildiğidir.

Kime korkusunu anlatabilmiş, kimin karşısında güçlü görünmek zorunda kalmamış, kime “Ben iyi değilim” diyebilmiştir?Çünkü insanın gerçek yalnızlığı, cenazesinde kaç kişinin bulunduğuyla ölçülmez. Hayattayken kaç kişinin kendisine gerçekten yaklaştığıyla ölçülür.Ölüm günü herkes gelebilir. Bir çelenk göndermek, bir mesaj yazmak, birkaç güzel cümle kurmak mümkündür.

Ama insanın yaşarken kapısını çalmak, sustuğunda suskunluğunu fark etmek, acısını küçümsemeden yanında durmak, kimsenin görmediği zamanlarda da merhametli kalmak… İşte bunlar, insanın karakterini ele veren işlerdir.Tolstoy’un romanından çıkıp kendi hayatımıza dönelim.Bir gün bizim de cenazemiz olacak. Hakkımızda güzel şeyler söylenecek, fotoğraflarımız paylaşılacak, belki hiç beklemediğimiz insanlar bile bizi ne kadar sevdiklerini anlatacaklar. İnsanlar dağılacak, sandalyeler toplanacak, mezarın üzerindeki çiçekler solacak.

Dünya, bizim yokluğumuza alışacak.O gün geriye kalanların bizi nasıl anacağı elbette önemlidir. Ama daha önemli bir şey var: Biz hayattayken yanımızdaki insanların hayatında nasıl bir iz bıraktık?Çünkü insanın ardından söylenen sözler, onun hayatını değiştiremez. Fakat insan yaşarken bir başkasının hayatını değiştirebilir.Belki de en iyi cenaze, en kalabalık olan değil; insanın hayattayken kimseyi yalnız bırakmamayı öğrendiği cenazedir.Ve belki de Tolstoy’un bize bıraktığı en ağır soru şudur:Bir gün herkes bizim için toplanacak.

Peki, biz bugün kimin için ayağa kalkıyoruz?

İlgili Haberler