Halk arasında, insanın uzun süre evinden uzak kalması hâlinde evindeki eşyaların da adeta kendisine küstüğünü anlatan güzel bir söz vardır. Bu, elbette mecazi bir anlatımdır. Ancak uzun süre kullanılmayan buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, uydu anteni, receiver ve benzeri elektronik cihazların çeşitli nedenlerle arızalanması, bu mecazi söyleme farklı bir anlam kazandırabilir.
Bizim evdeki eşyalar da Karaman’a geldiğimizde adeta bize küsmüşlerdi. Özellikle televizyonun uydu bağlantısını sağlayan receiver çalışmıyordu. İyi ki de çalışmamış!
Çünkü bu küçük teknik sorun, beni daha büyük bir toplumsal ve çevresel sorun üzerine düşünmeye sevk etti. Önceki gün, çalışmayan receiver’ı yerinden sökerek bu işlerle uğraşan bir esnafın iş yerine gittim. Usta ; receiver’a baktı ve: — Bu receiver eskimiş, yenisini almanız gerekiyor, dedi.
— Olur, yenisini alalım. Ancak ben bunu televizyona nasıl bağlayacağımı bilmiyorum. Zaten yerinden sökmek bile zorlandım.
Evimiz buraya yakın. Yanıma birini verirseniz onunla eve gider, bağlantıyı yaptırır ve yaklaşık on dakika sonra geri döneriz, dedim. — Olur, götürün; ancak 850 TL ücret alırım, dedi.
Benim bildiğim geleneksel esnaflık anlayışında, malını satan esnaf müşterisine yalnızca ticari bir değer olarak bakmaz; aynı zamanda onun memnuniyetini ve güvenini de önemserdi. Müşterisine yardımcı olmak, gerektiğinde küçük bir teknik destek sağlamak, müşterinin işini kolaylaştırmak ve uzun süreli bir güven ilişkisi kurmak esnaflığın önemli unsurlarından biriydi. Siz ise hem ürününüzü satıyorsunuz hem de müşterinizin basit bir bağlantı sorununu çözmesine yardımcı olmuyorsunuz.
Üstelik bunun için ayrıca yüksek bir ücret talep ediyorsunuz. Ben bu usulün doğru ve sürdürülebilir bir ticari anlayış olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ticaret yalnızca mal alıp satmaktan ibaret değildir.
Güven, dürüstlük, karşılıklı saygı ve müşteri memnuniyeti de ekonomik ilişkilerin önemli unsurlarıdır. Bu olay bana, insan ilişkilerinin giderek daha fazla ekonomik değer üzerinden değerlendirilmesi sorununu düşündürdü. İnsanî ilişkilerin yerini yalnızca maddi çıkarların alması, toplumsal dayanışmayı ve güven duygusunu zayıflatabilir.
Bu iş yerinde karşılaştığım yaklaşım bende, “İnsanlık insana küstü.” düşüncesini uyandırdı. Bu düşüncelerle eve döndüm. Receiver’ı kendim televizyona bağlamaya çalıştım; ancak başarılı olamadım.
Site görevlimizi çağırdım. Sağ olsun, geldi; fakat o da bağlantıyı gerçekleştiremedi. — Şu televizyonu ve receiver’ı birlikte satış yerine götürelim, dedim.
Televizyonu ve receiver’ı alarak yeniden iş yerine gittik. Usta, receiver’ı birkaç dakika içerisinde televizyona bağladı ve sorun çözüldü. — Önceki yıllarda insanlar böyle küçük işler için birbirlerinden yüksek ücret talep etmezlerdi.
Herkes birbirine yardımcı olurdu. Ne oldu da insanlar bu hâle geldi veya getirildi? İnsanlık mı değişti?
Yoksa bu kişi bir istisna mı? diye sordum. — Hocam, devir değişti.
Herkes paragöz oldu, dedi. — Yazıklar olsun bu anlayışa. Para kazanma hırsı, zaman zaman insanî değerlerin önüne geçebiliyor.
Bizim neslimiz böyle yetiştirilmedi. Eskiden insanlar birbirlerine yardım etmeyi, dayanışmayı ve paylaşmayı daha önemli bir toplumsal değer olarak görürdü. Şimdi ise insanlığın kendisi küstürülüyor, dedim.
Site görevlimiz bu kez önemli bir noktaya değindi: — Haklısınız hocam. İnsanlar yalnızca birbirlerini değil, doğayı da kendilerine küstürdüler. Yaşam alanlarımızı ve çevremizi de adeta küstürdük.
Ben doğa, ekoloji, ekosistem, çevre kirliliği ve insan-doğa ilişkileri üzerine kafa yoran birisi olarak, onun bu düşüncelerini daha ayrıntılı öğrenmek istedim. — Hocam, sitemizin çevresinde, yollarda, sokaklarda, parklarda ve piknik alanlarında insanlar atıklarını ve sigara izmaritlerini gelişi güzel yerlere atıyorlar. Çevreyi kirletiyorlar.
Özellikle ormanlık alanlarda bırakılan sigara izmaritleri, yangın açısından ciddi bir risk oluşturabiliyor. Ormanlarımız yanıyor, millî servetimiz yok oluyor. Bunları görüyoruz ve sosyal medyadan da takip ediyoruz.
Ayrıca doğal kaynaklarımızın yoğun ve kontrolsüz kullanımı nedeniyle bazı kaynakların azalması ve ekosistemlerin zarar görmesi de önemli bir çevre sorunu hâline geliyor. Eskiden toplum hayatında komşuluk ilişkileri daha güçlüydü. İnsanlar birbirlerine karşı daha sıcak ve sevecen davranırlardı.
Yardımlaşma ve dayanışma, toplumsal yaşamın temel değerleri arasında yer alırdı. İnsan ile doğa arasındaki ilişki de daha dengeliydi. Toprak tarımsal üretim için daha verimli kullanılır, su kaynaklarının korunmasına daha fazla önem verilir, doğal alanlar bugünkü kadar yoğun bir baskıyla karşı karşıya kalmazdı.
Biyoçeşitlilik, yani canlı türleri ve ekosistemlerin çeşitliliği, sağlıklı ekosistemlerin temel göstergelerinden biridir. Doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi, kirlilik, iklim değişikliği ve doğal kaynakların aşırı kullanımı biyoçeşitlilik üzerinde ciddi baskılar oluşturur. Eskiden insanlar, doğayla uyum içinde yaşamanın kendi yaşamlarının devamı açısından ne kadar önemli olduğunu daha iyi hissederler.
“Komşusu açken tok yatmak ayıp sayılırdı.” anlayışı da toplumsal dayanışmanın güçlü bir göstergesiydi. — Evet hocam. Ancak bu durum bir günde ortaya çıkmadı.
Yıllar içerisinde, yavaş yavaş ve çoğu zaman fark edilmeden gelişti. Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: İnsanlar birbirlerine ve doğaya neden bu kadar yabancılaştı? İnsan, kendi yaşamını sürdürdüğü dünyaya neden zarar vermeye başladı?
Bu sorunun cevabını düşünmek gerekiyor. Bana göre bunun temelinde aşırı tüketim, bencillik, doğal kaynakların sınırsız olduğu düşüncesi ve para kazanma hırsı önemli ölçüde rol oynuyor. Zaman ilerledi, teknoloji gelişti, şehirler büyüdü ve tüketim arttı.
Ancak teknolojik gelişme ile insanî ve çevresel sorumluluk duygusunun aynı hızda geliştiğini söylemek mümkün değil. İnsan doğadan uzaklaştıkça, doğanın kendisi için taşıdığı yaşamsal önemi de unutmaya başladı. İnsan doğadan uzaklaştıkça insanlığından da uzaklaşır.
Çünkü doğayla ve kendisiyle barışık olmayan bir toplumun, uzun vadede sağlıklı ve sürdürülebilir bir yaşam kurması mümkün değildir. İnsanlık tarih boyunca doğadan yararlanarak varlığını sürdürdü. Ancak doğadan yararlanmak ile doğayı sınırsızca tüketmek aynı şey değildir.
Toprak, su, hava, ormanlar ve diğer doğal kaynaklar insanlığın ortak yaşam sermayesidir. Bunların korunması yalnızca çevrecilerin değil, bütün toplumun sorumluluğudur. Para kazanmak elbette ekonomik hayatın doğal bir parçasıdır.
Ancak para, insanî değerlerin önüne geçtiğinde toplumsal ilişkiler zarar görmeye başlar. Çünkü insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir; aynı zamanda sosyal, kültürel ve ahlaki bir varlıktır. Bu nedenle mesele yalnızca 850 TL’lik bir receiver bağlantısı değildir.
Asıl mesele, insanın insana karşı sorumluluğunu, toplumsal dayanışmayı ve doğaya karşı görevlerini ne ölçüde koruyabildik dir. Para kazanma hırsı, maalesef insanlığın değerler sistemini de etkiliyor. Oysa insan, bu dünyaya gelirken yanında hiçbir servet getirmediği gibi, dünyadan ayrılırken de kazandığı serveti beraberinde götüremeyecektir.