İnsanın Acizliği
Bir çocuk daima anne babasına muhtaçtır, onların korumasına ve yardımına ihtiyaç duyar. Anne babanın varlığı çocuk için bir güç, bir güven, bir huzur ve sağlıklı bir gelecektir. İki üç yaşındaki bir çocuk, anne babasına...
Bir çocuk daima anne babasına muhtaçtır, onların korumasına ve yardımına ihtiyaç duyar. Anne babanın varlığı çocuk için bir güç, bir güven, bir huzur ve sağlıklı bir gelecektir. İki üç yaşındaki bir çocuk, anne babasına artık gün geçtikçe büyüyorum, kendi ihtiyaçlarımı karşılayabiliyorum, size ihtiyacım yok, diyebilir mi?
Biz yetişkinlerin durumu da aslında bu çocuğun haline benziyor. Büyüdükçe geliştikçe çevremiz bize güven verdikçe eski mahrumiyet yıllarımızı geride bıraktıkça sağlığımız yerine geldikçe musibetler bizden uzaklaşmaya başlayınca rızık kolay yoldan evimizin, işyerlerimizin içine aktıkça acizliğimizi, Rabbimize her an muhtaç olduğumuzu unutur, şaşar ve taşarız çoğu zaman. "Gerçek şu ki, insan kendini yeterli gördüğünde mutlak azgınlık eder." (Alak Suresi 6-7) Dünyada belirli bir zaman diliminde bulunan biz insanların hakkıyla uslanması, istikametten ayrılmaması, edepli ve ahlaklı kalabilmesi şu iki unsura bağlıdır.
Zira insan bozulunca bozulmayan hiçbir şey kalmıyor. Bir çocuğun daima anne babasına ihtiyaç duyduğu gibi biz yetişkinlerin de ihtiyaç duyması ve bunu asla unutmaması, “bizde bir gün konacağız taş üstüne, bize ne getirdiysen baş üstüne” diyerek emrince yaşamamız. Zamanla elde ettiğimiz imkânların imtihan sebebi olduğunu bilmemiz, bu imkânlarla asla şımarmamamız, eski mahrumiyet yıllarımızı unutmamamız, “bu nimetleri kendim kazandım yerine verildi şuuruyla hareket etmemiz” insan olmayı başararak imanlı bir insan kalarak yolculuğumuzu tamamlamamız.
Gerçekten biz insanlar bozulunca bozulmayan hiçbir şey kalmıyor. İnsanın elinden çıkıyor tuğlalarla örülmüş evlerimize girenler ve kan, et ve kemikten oluşan vücut evimize girenler, marketlerde, AVM’lerde, çarşı pazarda sergilenenlere hep insan eli değmiyor mu? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tespiti üzerinde düşünmeye değerdir.
Bir insan yaratıcısını, acizliğini ve ölümlü olduğunu unutursa gün geçtikçe bozulmaya başlar. “Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflâsı nedir, bilir misin? dedi.
İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı insan yapan manevî kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?... Cahilsin okur, öğrenirsin.
Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın.
Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış…” Ahmet Hamdi Tanpınar, her şeyin bir çaresi var; ama insan bozulursa bunun çaresi yoktur, diyor.
Peki, biz insanlar nasıl düşeriz, nasıl yükseliriz; nasıl bozulur, nasıl iyileşiriz? Biz insanlar acizliğimizi unutmazsak düzelir, iyileşir; acizliğimizi unutursak bozuluruz. Biz insanlar “aczi mutlak, fakrı mutlak ve şükrü mutlak” şuurunda yaşarsak düzelir, iyileşir; bunları unutursak bozuluruz.
Biz insanlar, kendimiz için istediğimiz adaleti başkaları için de istersek düzelir, iyileşir; her şeyin en iyisini kendimiz için istersek bozuluruz. Biz insanlar, zihnimizi ve özümüzü vahiyle sünnetle güzelleştirirsek düzelir, iyileşir; zihnimizi ve özümüzü felsefi akımlarla kirletirsek bozuluruz. Biz insanlar, dünyadaki en büyük kazanımı içinde Allah cc sevgisi ve korkusu olan eğitimde, okumada, öğrenmede, merakta görürsek düzelir, iyileşir; sadece fenni ilimlerle iştigal edersek bozuluruz.
Biz insanlar, dünyadaki hiçbir çıkar ve menfaatin “bir insanı yaşatmaktan” daha kıymetli olamayacağını idrak edebilirsek düzelir, iyileşir; çıkar ve menfaat için kutsallarımızı gözden çıkarırsak bozuluruz. Biz insanlar cömertlik, fedakârlık ve iyi niyetle bir gönle girmeye çalışırsak düzelir, iyileşir; bencillik, nemelazımcılık, cimrilik ve kötü niyetle bozuluruz. Biz insanlar tek yüzlü ve tek sözlü kalabilirsek düzelir, iyileşir; maskeli yüzlere çelişkili sözlere sahip olmaya başlarsak bozuluruz.
Biz insanlar tek ilah olarak rabbimizi bilir ve sahte Rabler edinmezsek iyileşir, düzelir; zenginliğimizi, hazlarımızı, sahip olduğumuz makamı, kadını şan şöhreti bilinme ve görünme takdir edilme arzusunu ilahlaştırırsak bozuluruz. Biz insanlar elimizdeki imkânları başka insanların da faydalanabileceği şekilde kullanırsak düzelir, iyileşir; bankaları güçlendirir, sonsuzluk hayatımızı hiçe sayar, tek dünyalı yaşarsak bozuluruz. Gayrimüslim bir insan süte benziyor, bozulursa peynir ve yoğurt olarak hayatına devam edebiliyor.
Müslüman bir insan ise yağa benziyor; aczini, hesabı kitabı ölümü unutursa bozuluyor, dönüşümü olmuyor hem kendini hem yakınlarını hem de toplumsal hayatı zehirliyor, değerli olamıyor, değer kazandıramıyor. Mevlânâ Hazretleri sineğin hikâyesinde acizliğini unutan bizlere ne anlatmak ister? “Bir sinek, küçük bir su birikintisi üzerindeki saman çöpünün üstüne konduğunda, kendisine büyük bir mevki biçerek kaptanlık hevesine düşer.” “Der ki: Denizi de gemiyi de en iyi ben bilirim.
Çünkü ben şu an, koca bir derya üzerinde, sağlam bir gemide, işinin ehli, doğru düşünen ve yerinde karar veren bir kaptanım!” “Ey küçücük hacmini bir sinek gözüyle seyreden kişi! Azrail, altındaki saman çöpünü çektiği zaman, hâlinin nice olacağını hiç düşünmez misin?” Büyük ve baki olan Rabbimiz biz ise “aczi mutlak, fakrı mutlak” derelerinde yuvarlanan biçareleriz. Rabbimiz çeşitli olaylarla acizliğimizi, fakrımızı bize hissettirmek istiyor, bir anda silkeleniyoruz; ama belirli bir zaman sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz kendimizi düzeltmeden kendi gidişatımızda köklü bir değişiklik yapmadan sahte sevgileri bırakmadan midemize giren lokmaları güzelleştirmeden üslubumuzu iyileştirmeden.
Yoksa deprem, su taşkınlıkları, fırtına, yangın, tsunami başımıza gelen bin bir türlü hastalıkları, musibetleri, ayrılıkları, geçimsizlikleri başka neyle izah edebiliriz? Acziyetimizi, günah işlemeye meyilli olduğumuzu, kul olduğumuzu ve dünyanın garantili bir yer olmadığını hatırlamak, asla unutmamak.



