İfade alanın neresi?
Amelie Javaux’un kaleme aldığı, Bade Baran’ın çevirisiyle dilimize kazandırılan İyileştiren Kitap adlı resimli hikâyede bir anne, peş peşe yaşanan aksilikler yüzünden kötümser bir ruh hâline bürünen çocuğuna güzel...
Amelie Javaux’un kaleme aldığı, Bade Baran’ın çevirisiyle dilimize kazandırılan İyileştiren Kitap adlı resimli hikâyede bir anne, peş peşe yaşanan aksilikler yüzünden kötümser bir ruh hâline bürünen çocuğuna güzel anların tadını çıkarabileceğini göstermek ister. Bunun için onunla paylaşacağı bir sırrı vardır. Sırrın seyrinde Stefano Martinuz, minik kızı kocaman bir kitaplığın önünde durup düşünürken resimler.
İster istemez önemli bir soru takılır akla: Ufaklık hangi kitabı seçecektir? Bugün tam da böyle bir ruh hâliyle kitaplığımın karşısına geçtim. Kararsızdım.
Metropole dönüşün en büyük belirtisi olan trafik uğultusu eşliğinde elim Mert Tugen’in yazıp resimlediği Koruda Bir Konser adlı kitaba uzandı. Sıkıcı, gri bir binada yaşayan çocuğun herkesi dans ettiren birini görmesi, kendisine bir gitar yapmaya ve şarkılar söylemeye karar vermesiyle başlayan hikâyede kimsenin çocuğu dinleyecek vakti yoktu. Yaşamın ağırlığı kente ve insanların yüzüne sinmişti.
Hikâye, sanatçıların başlangıçta yalnız yürüdüğü yolu akabinde içten ve farkındalık sahibi insanlarla o yolun dünyanın en şenlikli sahnesine uzanmasını konu ediyordu. Gerçekten de sanatın kitlelere dağıttığı moral ve ilhamla kültür dünyamız renkleniyor, umutlanıyor, yüzler gülüyor; insanlar, içinden geçtikleri çetin koşullara rağmen hayata tutunuyorlar. Giderek grileşen, benzeşen, tekrar eden hâller, biçimler ve üretimler çağında, kapsayıcılığını yitiren uygulamalar kültür sanat dünyamızı alacakaranlığa mahkûm ediyor.
Halkın sanat üretimlerine erişimi zorlaştırılıyor; varsıllığın zevk ve istek hegemonyası, derinlikten uzak gösterişli içeriklere meylediyor. Yine de halka yüzünü dönmüş örnekler yok değil. Geçen hafta Biga’daydım.
Gürkaynak Ailesi ve Biga Belediyesi iş birliğiyle kentin kültür, düşünce ve sosyal hayatına kazandırılan, Mehmet Rüştü Gürkaynak’ın adını taşıyan MRG Kültür ve Konukevi’nin açılışına katıldım. Mehmet Rüştü Gürkaynak, Biga’nın eski belediye başkanlarından Rafet Gürkaynak’ın oğlu. ODTÜ Siyasal’ın sevilen hocası; ODTÜ Geliştirme Vakfı ve Umut Vakfı’nın kurucularından.
Mehmet Rüştü Gürkaynak’ın çocukluğunu geçirdiği köşkün ailenin inisiyatifiyle restore edilip kentin hafızasıyla buluşturulması önemli bir adım. Biga halkına açık olan mekânda kent hafızası sergileri, arkeoloji ve kültürel miras söyleşileri ile farklı disiplinlerden konukların katıldığı programlar hedefleniyor. Kapsayıcı açılış programına; klasik müzik dinletisi ve belgeselci Coşkun Aral’ın ‘yaşam ve mimari’ temalı söyleşisine halkın gösterdiği ilgi, mekânın yaşayan bir kültür alanı olacağının habercisiydi.
Çok yönlü sanat üretimlerinin halka ulaştırılması, halkın kültür üretimlerinin kendini ifade alanı bulması ve tabii ki özgün mimari ruhunun özenle korunması, yaşamda kalite anlayışının omurgasını oluşturuyor. Örneklerin çoğalmasını dilerim. ∗∗∗ İfade alanlarımız daraldıkça iletişim sorunlarımız artıyor.
Yanlış anlaşılmalar ve tekdüzelik oluşuyor. Yaratıcılık ve eleştirel düşünce darbe alıyor. Toplumumuz huzursuz.
İfade alanının darlığını bütünüyle bir kayıp olarak görmek yerine, kendi gücümüzü bulmak ve sınırlarımızı yeniden tanımlamak için bir fırsat olarak değerlendirebiliriz. Ursula K. Le Guin, Güçler adlı romanında olağanüstü bir yeteneğe sahip olan, yaşadığı toplumun koşulları ve gördüğü baskı nedeniyle kendisi olabilmek için diyarlar aşan bir çocuğun öyküsünü anlatır.
Anlatıda sınırlılığın yarattığı farkındalık dikkate değerdir. Özgürlük bilincinin güçlendiği satırlarda köleliğin olduğu yerde adalet, güven ve sadakat kavramları sorgulanır. Öylesi bir ortamda en çok darbe alan şey fikirler ve sevgidir.
“Bir kölenin niteliği ve fazileti görünmezliğinde saklıdır, güçsüzler kendileri için bile görünmez olmak zorundadır.” ifadesiyle yazar seçim yapma ve hareket özgürlüğü üzerine bir vizyon oluşturur. “Zemheri gecesinin karanlığında güneşe hasret yüreğiyle şafağı arayanlar”ın duymak istediği yegâne şey belki de “Ağlama, her şey yolunda.” cümlesidir. Bizlerin de nicedir duymak istediği bu…Ama işte her köşede ya tehdit ya da hıçkırık sesleri; sözler sert, gözler hep yaşlı ya da buğulu.
Yine de bu hâli bir küçülme ya da sıkışma olarak tanımlamak yerine, toplumun başka yollarla kendini gerçekleştireceği bir fırsat olarak görebilir, yeni tartışma alanı yaratabiliriz. Tartışmalar sancılıdır, gerilimlidir. Akıl, anlayış ve zarafet ister.
Üstüne bir de yeni fikirler ve eylemlerle neticelenmişse tokalaşmayı, hatta sarılmayı hak eder. Yeteneklerin bir bir sergilendiği bir ortamda sessizliğin ve hareketsizliğin tesellisi nedir? Sonu çok tatlı bir sürprizle biten Sarılma Yeteneği adlı resimli kitap ile hoşça kalın diyeyim sizlere.
Canımız yandığında, korktuğumuzda, ümitsizliğe kapıldığımızda çevremizde sarılabildiğimiz canlar ve fikirler olması dileğiyle…



