Kâinat boşluk kabul etmiyor; hele hele insanın zihni, kalbi ve diğer latifeleri hiç boşluk kabul etmiyor. Ya gerekli olanla dolduracak o boşluğu ya da gereksiz, zararlı olanla dolduracak o boşluğu. Maneviyata hakkıyla doymayan dünya ve içindekilerde doyum arıyor.
Tek dünyalı yaşam taşkınlığa, huzursuzluğa, açgözlülüğe, itişip kakışmalara ve hastalıkların çoğalmasına neden oluyor. Bu dünyadaki günlerimiz sınırlı ama sonsuz hayat sınırsız. Sınırlı bir hayatta sınırsız imkân, başarı, huzur ve özgürlük aramak dünya insanını yoruyor.
Dünya ve içindekilere gerektiğinden fazla muhabbet beslemek ise muhabbeti yanlış yere kullanmanın israfının sonucu, tokadını beraberinde getiriyor. Sahi hayatımızın merkezinde ne var? “Kutlu Doğum, Mevlid-i Nebi” haftasında kendimizi şöyle bir test edelim?
Eğer hayatımızın merkezinde Rabbimiz ve Resulü (sav) varsa iki dünyalı yaşamaya karar vermişiz demektir. Eğer hayatımızın merkezinde din, maneviyat yoksa tek dünyalı yaşamaya karar vermişiz demektir. Eğer hayatımızın merkezinde Allah ve Resulü (sav) varmış gibi görünüp de dini değerleri kullanıyorsak maddi güç devşiriyor şahsi kazancımıza vesile kılıyorsak dünyalık çıkar, menfaat için “Allah ve Resulü (sav) din, iman” diyorsak toplum içinde dindar kendi başımıza kaldığımızda kindar oluyor, hazlarımızı besliyorsak dini sadece kullanarak tek dünyalı yaşamaya karar vermişiz demektir.
Çift dünyalı yaşıyor zannederek sadece kendimizi kandırıyoruz demektir. bizlere bu ayetinde hayatımızın merkezinde neyin olması gerektiğini bildirmiş: Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.
(Ahzâb/36) Hayatımızın merkezinde neyin olması gerektiğini Kutlu dinleyelim. "Bir gün Peygamber'in idim. Bana şöyle buyurdu: "Ey genç!
Sana bazı kelimeler öğreteyim: Allah'ı gözet ki, O da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın. Bir şey istediğinde Allah'tan iste.
Yardım dilediğinde Allah'tan dile. Şunu bil ki, şayet bütün üsana bir fayda vermek için bir araya gelse, ancak Allah'ın senin için yazdığı kadarıyla fayda verebilirler. Yine şayet sana bir zarar vermek için bir araya gelseler, ancak Allah'ın senin aleyhine yazdığı kadar zarar verebilirler.
Kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuş (yani her şey takdir edilmiş ve bitmiştir)." Necip Fazıl Kısakürek aşağıdaki beytinde hayatımızın merkezinde neyin olması gerektiğine işaret eder. Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür Dünya insanı ancak İslam’ın getirdiği evrensel hakikatlerle huzur bulabilir. Hayata yansımış Kuran ve sünnetle çıkmazlarından kurtulabilir.
Hakkaniyet, güven, kardeşlik, huzur iklimi, merhamet ve şefkat insanın insan gibi yaşaması ancak son din ve cenneti olan İslam’la başarılabilir. Ölçüsüzlük dünyayı yaşanmaz kılmaya yeter de artar bile. Ne yazık ki, dünya insanı özgürlük, narsisizm, hedonizm adı altında ölçüsüzlüğe doğru yol almaktadır.
“Bir insanın bir ölçüsü olur. Bu ölçü ya Tanrı inancı olur ya bilim olur ya vicdan olur ya örf ve adet olur ya görgü olur ya hukuk olur ya da şuur seviyesi olur. Öyle insanlar yetiş (me)miş ki hiçbiri yok!
Hem kifayetsiz hem muhteris hem cahil hem cesur. Hiçbir ölçüsü yok.” İmam-ı Gazali’nin bir tespiti bize ne söyler? “Bir kimsenin kalbinde başka şeylerin arzusu Allahü teâlânın marifetinin arzusundan üstün gelirse o kimseler hastadır, tedavi görmezse öbür dünyada bedbaht ve helak olur.” Peki, tedaviyi nerede arayacağız, şifayı nereden bulacağız?
Dünyada sadece cenneti olan İslam’ da Kur’an ve sünnette. Bugünkü yazımızı Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’yazılmış en tanınmış naatlardan olan Nurullah Genç’in “Yağmur” şiirindeki bazı mısralarla bitirelim.
Biz seni görmeden sevdik ya Resulullâh. Bu naat ve yazılan sayısını bilmediğimiz bütün naatlar bu aşkın sevginin bir tezahürüdür. Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat En müstesna doğuşa hamiledir kâinat.
Yıllardır bozbulanık suları yudumladım, Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları, Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım. Hasretin alev alev içime bir an düştü, Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü, Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde, Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü. Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım, Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı, Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım.
Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü, Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü, Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe, Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü. Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden, Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına, Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden, Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına, Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin, Sükûtu yar, sevinci dualar kadar derin. Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım, Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış mazide, Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım.
Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü, Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü, Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin, En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü. Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan, Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar, Mutluluk nağmeleri işitirler Hıradan, Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar, Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri, Paramparça, ateşler şahının hayalleri. Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım, O mücella çehreni izleseydim ebedi, Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım.
Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü, Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü, Katil sinekler deldi hicabın perdesini, İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü. Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında, Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin, Ebedi aşka giden esrarlı yollarında, Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin, Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü, On asırlık ocağın savururdum külünü. Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım, Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak, Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım.
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü, Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü, Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara, Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü. Badiye yaylasında koklasaydım izini, Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar, Seninle yıkasaydım acılar dehlizini, Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar. Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya, Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya.
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım, Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu, Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım. Firakınla kavrulur çölde kum taneleri, Ahuların içinde sevdan akkor gibidir, Erdemin, bereketin doldurur haneleri, Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir, Şemsiyesi altında yürürsün bulutların, Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların. Devlerin esrarını aynalara sorsaydım, Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler, Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım.
Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü, İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü, Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer, Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü. Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini, Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir, Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini, Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir, Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından, Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından. Madeni arzuların ardında seyre daldım, Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini, Senin için görülen bir düş de ben olsaydım.
Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü, Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü, Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali, Hazindir ki; dertleri aşmaya umman düştü. Ay gibisin, güneşler parlıyor gözlerinde Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray Tohumlar ve iklimler senindir, mevsim senin Mekânın fırçasında solmayan resim senin. Yağmur, bir gün elini ellerimde bulsaydım, Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme Senin visalinle bir gülmüş te ben olsaydım.
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü, Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü, İniltiler geliyor doğudan ve batıdan, Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü. Islaklığı sanadır ahımın, efganımın, İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler, Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın, Nazarın ok misali karanlıkları deler. Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin, Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin.
Yağmur, ayrılığıma seninle derman düştü, Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü, Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün, Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü. Nefesinle yeniden çizilecek desenler, Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek, Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler, Anneler çocuklara hep seni içirecek, Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin, Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin. Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım, Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın, Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.
Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü, Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü, Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın, İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü.