GULYABANİ
İnsan kılığındaki korkular üzerine bir hikaye… Kasabanın en eski evinde bir gulyabani yaşadığı söylenirdi. Evin sahibi yıllar önce ölmüş, kapısına kilit vurulmuş, pencerelerine tahtalar çakılmıştı. Duvarlarını...
İnsan kılığındaki korkular üzerine bir hikaye… Kasabanın en eski evinde bir gulyabani yaşadığı söylenirdi. Evin sahibi yıllar önce ölmüş, kapısına kilit vurulmuş, pencerelerine tahtalar çakılmıştı. Duvarlarını sarmaşıklar sarmış, bahçesindeki incir ağacı çatıyı yarıp göğe uzanmıştı.
Geceleri evin içinden ayak sesleri geldiğini, kuyunun başında beyaz bir gölgenin dolaştığını söyleyenler vardı. Bir de bazı sabahlar, kapının önünde çamurlu ayak izleri görülürdü. İzler evden çıkmaz, eve girerdi.
Korkunun bir adı olması insanı rahatlatır. İsmini koyduğunuz kötülükle aranıza mesafe koyabilirsiniz. Gulyabani varsa evin önünden geçmezsiniz.
Cin varsa gece dışarı çıkmazsınız. Hayalet varsa perdeyi kapatırsınız. Böylece insan, kendi karanlığını görmemek için karanlığa başka isimler verir.
Oysa kasabanın en yaşlı kadını, Münevver Hanım, gulyabaninin o evde yaşadığına hiçbir zaman inanmamıştı. “Gulyabani dediğiniz şey,” derdi, “insanın kendine yakıştıramadığı yüzüdür.” Kimse ne demek istediğini sormazdı. Çünkü insanlar, cevabını öğrenmekten korktukları soruları soranları pek sevmezler.
Münevver Hanım seksen üç yaşındaydı. Kocası öleli yirmi yıl olmuş, iki oğlu başka şehirlere yerleşmişti. Kasabada tek başına yaşardı.
Her sabah erkenden kalkar, bahçesini sular, öğleden sonraları penceresinin önündeki koltuğa oturup gelip geçenleri seyrederdi. İnsanları seyretmek, onun için televizyon izlemekten daha öğreticiydi. Çünkü televizyon yalan söylemek için para alıyordu, insanlar ise bunu bedava yapıyordu.
Bir ekim akşamı, kasabanın genç öğretmeni Selim, Münevver Hanım’ın kapısını çaldı. Kadın bir süre onu süzdü. Sonra güldü.
“Senin yaşında ben de dünyadaki bütün kötülüklerin karanlıkta saklandığını sanırdım.” “İnanıyorum evladım. Ama senin korktuğun şeyin orada olduğuna inanmıyorum.” Selim, kasabada aklı başında biri olarak bilinirdi. Üniversite bitirmiş, kitaplar okumuş, aklını hurafelere kaptırmamıştı.
Öğrencilerine bilimden, sorgulamaktan, kanıta dayanmaktan söz ederdi. Fakat son üç aydır okulun arka bahçesinde geceleri dolaşan bir gölge görmüş, iki kez de boş sınıflardan çocuk ağlamasına benzer sesler duymuştu. Üstelik o sesleri duyan yalnızca kendisi değildi.
Kasabada dolaşan söylentilerle bu olaylar arasında bir bağ olup olmadığını merak ediyordu. Kasabada herkesin korktuğu bir şey vardı. Selim’in korktuğu şey ise korkunun kendisiydi.
Bir öğretmen olarak çocuklara anlatamadığı, aklıyla açıklayamadığı bir şeyin varlığına tahammül edemiyordu. “İnsan bilmediğinden korkar,” dedi Münevver Hanım. “İnsan bazen öğrenmeye değil, korkusuna bir yüz bulmaya gider.” Selim bu sözü önemsemedi.
El fenerini, cebine koyduğu çakısını ve küçük not defterini alıp evden çıktı. Ay bulutların ardına saklanmış, kasabanın sokakları sessizliğe gömülmüştü. Selim eski evin kapısını ittiğinde menteşeler öyle bir inledi ki bir an geri dönmeyi düşündü.
Kendine kızdı. İnsan korktuğu için değil, korktuğunu kendine itiraf ettiği için utanıyordu. Salonun ortasında kırık bir masa, duvarlarda kararmış aile fotoğrafları vardı.
Bir fotoğrafta üç çocuk, annelerinin etrafına dizilmişti. Çocukların yüzleri çizilmiş, yalnızca ortadaki çocuğun gözleri bırakılmıştı. Arkasında bir tarih yazıyordu: 1978.
Tam o sırada üst kattan bir ses geldi. Selim merdivenlere yöneldi. Her basamakta tahtalar gıcırdıyordu.
Üst kata vardığında koridorun sonunda bir kapının aralık olduğunu gördü. Kapının altından soluk sarı bir ışık sızıyordu. Ortada eski bir beşik, köşede kırık bir ayna, duvarda ise kömürle yazılmış cümleler vardı.
Selim yaklaştı. Beni dövme. Ben yapmadım.
Anne, korkuyorum. Bir daha yaramazlık yapmayacağım. Cümleler çocuk elinden çıkmıştı.
Bazıları aceleyle yazılmış, bazıları yarım bırakılmıştı. Duvarın dibinde küçük bir ayakkabı duruyordu. Kapının yanında uzun boylu, kambur bir gölge duruyordu.
Yüzü seçilmiyordu. Omuzları neredeyse tavana değiyor, elleri dizlerine kadar uzanıyordu. Üzerinde eski püskü, kararmış bir giysi vardı.
Selim’in bütün bilgisi, bütün kitapları, bütün akıl yürütmeleri o an zihninden çekildi. El feneri elinden düştü. Gölge bir adım attı.
Selim geri çekildi. Sırtı duvara dayandı. Gölge güldü.
Bu, kahkaha değildi.Uzun zamandır gülmeyi unutmuş birinin boğazından çıkan kuru bir sesti. “Bana ne dersen oyum. Gulyabani, canavar, deli, uğursuz… İnsanlar anlamadıkları şeylere isim koymayı sever.
Böylece onlarla konuşmak zorunda kalmazlar.” Selim’in gözleri odada dolaştı. Çocuk ayakkabısı, beşik, karalanmış duvarlar… Birden evin korkunçluğu başka bir biçime büründü. Burası yalnızca terk edilmiş bir ev değildi.
Bir zamanlar birilerinin yaşadığı, birilerinin susturulduğu, birilerinin kimseye anlatamadığı şeyleri duvarlarına emanet ettiği bir yerdi. “Sen bu evde yaşayan çocuk musun?” diye fısıldadı. “Çocuklar büyür, öğretmen bey.
Büyüdüklerinde de herkes onların büyüdüğünü zanneder.” Sonra gulyabani konuşmaya devam etti: “Ben de bir zamanlar bu kasabada yaşardım. Bir babam vardı. Herkes ona saygı duyardı.
Camiye gider, bayramlarda büyüklerinin elini öper, komşularına yardım ederdi. Kasabanın en itibarlı adamlarından biriydi. İnsanlar onun hakkında güzel konuşurdu.
Ben ise geceleri yorganın altına saklanırdım.” Selim gözlerini gölgeden ayıramıyordu. “Babam bana vurduğunda komşular duyardı. Ama ertesi gün onunla kahvede otururlardı.
Annem ağladığında herkes onu teselli ederdi, sonra annem yine aynı evin kapısından içeri girerdi. Öğretmenim, yüzümdeki morluğu gördüğünde başını başka tarafa çevirirdi. Çünkü babam saygın bir adamdı.
Ben ise yaramaz bir çocuktum.” “Büyüdüm. Babam öldü. Ev boşaldı.
Kasaba onun iyiliğini anlatmaya devam etti. Kimse benim çocukluğumu sormadı. Sonra bir gece bu eve döndüm.
İnsanlar beni gördüler. Korktular. Bana gulyabani dediler.” Selim’in zihninde bir şey yerinden oynadı.
“Sen insanları korkutmak mı istiyorsun?” “Hayır,” dedi gölge. “Ben yalnızca birinin korkmamasını istiyorum.” Selim, karanlığın içinde uzun süre ona baktı. Gölgenin korkunç görünüşünün altında, kendisini anlatmaya çalışan yaşlı bir adam vardı.
Belki gerçekten kamburdu, belki yüzü yılların izleriyle değişmişti, belki de korku Selim’in gözlerine fazladan bir karanlık ekliyordu. Ama o anda, karşısında gördüğü şeyin yalnızca bir canavar olmadığını anlamıştı. İşte o an, evin içindeki bütün sesler sustu.
Selim, duvardaki cümleleri yeniden okudu. Bir çocuğun yıllar önce yazdığı kelimeler, şimdi bir yetişkinin hayatını anlatıyordu. Belki de bütün bu yıllar boyunca kimse Hasan’a adını sormamıştı.
Onu yalnızca korkulacak bir şey olarak görmüşlerdi. “Hasan,” dedi. “Ben senden korkmuyorum.” “Yalan söyleme öğretmen bey.
İnsan korkmadığını söylediğinde bile korkabilir. Mesele korkmak değil. Korktuğun insanın ne yaşadığını merak edip etmemek.” Bu cümle, hayatı boyunca okuduğu kitaplardan daha ağır geldi ona.
Çünkü o da yıllardır öğrencilerine akıl öğretiyor, fakat sessizleşen bir çocuğun neden sustuğunu her zaman sormuyordu. Bir öğrencisi ödev yapmadığında tembel diyordu. Bir başkası sınıfta öfkelendiğinde saygısız.
Oysa çocukların evlerinde ne yaşadığını, hangi geceleri korkuyla geçirdiğini, hangi cümleleri yutmak zorunda kaldığını bilmiyordu. Bir an, günlerdir sınıfın arka sırasında sessizce oturan öğrencisini düşündü. Eskiden sürekli parmak kaldıran o çocuk, son haftalarda neredeyse hiç konuşmuyordu.
Selim bunu fark etmiş ama üzerinde durmamıştı. Çocuğun sessizliğini usluluk sanmıştı. Şimdi ilk kez, sessizliğin de bir şey anlatabileceğini düşündü.
Belki de insanın en büyük cehaleti, bilmediği şeyleri bilmediğini fark etmemesiydi. Selim o gece evden sabaha karşı çıktı. Kasabaya döndüğünde kimseye gulyabaninin hikayesini anlatmadı.
Bir hafta sonra okulun rehberlik servisiyle görüştü. Öğrencileriyle daha çok konuşmaya başladı. Sessiz kalanları dinledi.
Öfkelenenleri hemen cezalandırmadı. Bir çocuğun davranışını düzeltmeden önce, o davranışın arkasında ne olduğunu anlamaya çalıştı. Yine de bunun her zaman kolay olmadığını gördü.
Bazı çocuklar konuşmak istemiyordu. Bazıları sorulara gülerek cevap veriyor, bazıları hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Selim artık her sessizliği bir sır, her öfkeyi bir yara saymıyordu.
Yalnızca gördüğünün, bir insanı bütünüyle anlamaya yetmediğini biliyordu. Münevver Hanım’a uğradığında yaşlı kadın çay koyuyordu. “Gördün mü gulyabanini?” diye sordu.
“Sen evden çıktığında ne gördüğünü sanıyorsun?” O gece gördüğü şeyin gerçekten Hasan adında bir adam mı, yıllarca anlatılmamış bir hayatın hayaleti mi, yoksa kendi vicdanının karanlıkta şekil bulmuş hali mi olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemedi. Kasabanın insanları hala o evden korkuyordu. Çocuklarına gece oradan geçmemelerini söylüyor, pencerelerini erkenden kapatıyor, duvarların ardında yaşayan canavarı anlatıyorlardı.
Oysa birkaç sokak ötede bir baba, oğlunun sesini bastırıyordu. Bir öğretmen, öğrencisinin gözlerindeki korkuyu görmezden geliyordu. Bir komşu, yan daireden gelen ağlama sesini televizyonun sesini yükselterek susturuyordu.
Çünkü insanlar, karanlık bir evin içinde dolaşan kambur bir adamdan korkmayı, gündüz vakti saygın bir yüzün arkasında saklanan kötülüğü tanımaktan daha kolay buluyordu. Ve kasabanın en eski evinde, duvarında çocuk yazıları bulunan o odada, bir cümle hala kömürle yazılmış olarak duruyordu: Yıllar geçti. Ev yıkıldı.
İncir ağacı kesildi. Kuyunun ağzı kapatıldı. Kasaba büyüdü, sokaklar aydınlandı, insanlar yeni evlere taşındı.
Gulyabani hikayesi çocukları korkutmak için anlatılan eski bir masala dönüştü. Fakat bazı geceler, kasabanın uzak mahallelerinden birinde bir çocuk uykusundan sıçrayarak uyanıyor ve karanlıkta bir gölge gördüğünü söylüyordu. Annesi ışığı yakıyor, çocuğu kucağına alıyor, odanın köşelerine bakıyordu.
“Bir şey yok yavrum,” diyordu. “Gulyabani yok.” Çocuk annesinin boynuna sarılıp soruyordu: “Peki anne, insanlar neden korkunç şeyler yapıyor?” Belki de çocuğuna verebileceği en doğru cevap, her kötülüğün karanlıkta saklanmadığını söylemekti. Ama bunu nasıl anlatacağını bilmiyordu.
Çünkü bir çocuğu canavarlardan korumak kolaydı, insanlardan nasıl koruyacağını söylemek ise çok daha zordu. Ve bazen en korkunç gulyabani, çocuğuna sarılan annenin bile adını koyamadığı o sessizlikti. İnsan, canavarları karanlıkta aramaktan vazgeçmediği sürece, gündüz vakti kendi yüzüne bakmayı öğrenemeyecekti.



