GESİ BAĞLARI
Bazı aşklar iki insanın arasında başlamaz, dünyanın iki ayrı ucunda başlar. Biri bir kapının önünde beklerken öteki çoktan başka bir hayata gönderilmiştir. Biri adını kalbine nakşeder, öteki o adı söylemenin bile yasak...
Bazı aşklar iki insanın arasında başlamaz, dünyanın iki ayrı ucunda başlar. Biri bir kapının önünde beklerken öteki çoktan başka bir hayata gönderilmiştir. Biri adını kalbine nakşeder, öteki o adı söylemenin bile yasak olduğu bir evde büyür.
Yıllar geçer, mevsimler değişir, şehirler birbirine benzer; ama aralarındaki mesafe bir türlü kısalmaz. Çünkü her uzaklık kilometreyle ölçülmez. Bazı uzaklıkların adı vardır: imkansızlık.
Gesi Bağları’nı düşündüğümde aklıma önce üzüm asmaları gelmez. Birbirine değememiş eller gelir. Penceresinin önünde bekleyen bir kadın, yolun başında durup geri dönen bir adam, söylenemediği için ömür boyu insanın içinde büyüyen bir cümle… İnsan bir türküyü neden tekrar tekrar dinler?
Hikayesini bilmediği halde neden boğazında bir düğüm hisseder? Belki de her türkü, kendi hayatımızdan bir parçayı ödünç alır. Hiç yaşamadığımız bir ayrılığı hatırlar, hiç kavuşmadığımız birini özleriz.
Hiç söylemediğimiz bir sözü, sanki yıllar önce bir meydanda haykırmışız gibi içimizde taşırız. Gesi Bağları’ndaki asmaların her biri başka bir yöne uzanır ama hepsinin kökü aynı toprağın karanlığına tutunur. İnsan da böyledir.
Dalları başka hayatlara uzanırken kökleri geçmişte kalır. Bir yanımız gitmek ister, bir yanımız kalmak. Bir yanımız unutmanın özgürleştireceğine inanır; öteki, unutursak yaşadıklarımız da hiç yaşanmamış olacakmış gibi korkar.
İmkansızlık, yalnızca kavuşamamak değildir. Bazen insanın kendi hayatına bile geç kalmasıdır. Bir kadın düşünün.
Adı Zühre olsun. Kayseri’nin eski mahallelerinden birinde, taş duvarlı bir evin penceresinden her akşam aynı yola bakar. Sevdiği adam, ailesinin uygun görmediği bir hayatın içindedir.
Zühre’nin önünde iki kapı vardır: Birinden çıkarsa ailesinin kalbini kıracak, ötekinden çıkarsa kendi kalbini. İnsan bazen iki kapı arasında değil, iki ayrı vicdan arasında sıkışır. Adamın adı Yusuf olsun.
O da Zühre’yi sever ama sevgisi, hayatın karşısında duracak kadar cesur değildir. Belki korkar, belki yoksulluğa yenilir, belki de kendisine öğretilen itaatin adına kader der. Bir gün gider.
Ardında büyük bir veda bırakmaz. Çünkü bazı insanlar giderken kapıyı çarpmaz yalnızca kapatır. Geride kalan, yıllarca o kapanma sesini dinler.
Zühre evlenir. Yusuf başka bir şehirde yaşlanır. İkisinin de çocukları olur, sofraları kurulur, bayramları gelir.
Dışarıdan bakıldığında hayat görevlerini eksiksiz yerine getirmiştir. Kimse sokak ortasında yıkılmamış, kimse büyük bir felaket yaşamamıştır. Yalnızca iki insan, bir zamanlar mümkün olan bir hayatı yaşamamıştır.
Çünkü toplum, yaşanmamış hayatların yasını tutmayı öğretmez insana. Ölenin ardından ağlamak anlaşılır bulunur, hiç yaşanmamış bir geleceğin ardından ağlamaksa çoğu zaman anlaşılmaz. Oysa insan bazen birini değil, onunla birlikte olabileceği kişiyi özler.
Bir evi değil, o evde yaşayabileceği sabahları… Bir geleceği değil, kendisinin başka türlü olabileceği o gizli hayatı. Gesi Bağları’nda rüzgar estiğinde Zühre’nin saçlarına karışan yapraklar belki de ona şunu hatırlatırdı: Her şey yaşanmadı diye yok olmaz. Bazı şeyler insanın içinde, gerçekleşmiş olaylardan daha uzun yaşar.
Yine de imkansız aşkı kutsallaştırmak, acıyı sevginin tek kanıtı saymak başka bir hapishanedir. İnsan, kavuşamadığı kişiyi zamanla kusursuzlaştırabilir. Uzakta kalan insanın kusurlarını gündelik hayat aşındıramaz.
Onun da yorgun sabahları, huysuzlukları, küçük hesapları olabileceğini unuturuz. Yaşanmamış aşk, yaşanmış aşktan daha güzel olduğu için değil, gerçek hayatın sınavlarından geçmediği için pürüzsüz görünür. Belki Yusuf ile Zühre kavuşsalardı birbirlerini mutlu edeceklerdi.
Belki de birkaç ay sonra aynı sofrada sessizce oturacak, birbirlerinin alışkanlıklarından yorulacaklardı. Bunu bilemeyiz. İmkansızlığın oyunu da budur: Gerçekleşmemiş bir hayatın yalnızca güzel ihtimallerini gösterir bize.
Yine de bazı ayrılıklar insanın içinde iz bırakır. Çünkü mesele her zaman sevilen kişiye ulaşmak değildir. Bazen o kişi, kendimizde tanımadığımız bir tarafı uyandırmıştır.
Onun yanında cesur, neşeli, umutlu ya da bambaşka biri olmuşuzdur. O gidince yalnızca onu değil, onun yanındayken olduğumuz kişiyi de kaybederiz. Belki bu yüzden Gesi Bağları, yalnızca bir sevgiliye söylenmiş ağıt değildir.
İnsanın kendi hayatına duyduğu özlemdir: Başka türlü yaşanabilecek günlere, söylenebilecek sözlere, açılabilecek kapılara… Yıllar sonra Zühre, bağların arasında yürürken Yusuf’u düşünmeyi bırakmış olabilir. Belki yüzünü bile güçlükle hatırlıyordur. Ama gençliğinde pencereden baktığı akşamları hatırlar.
O akşamlarda bekleyen kadının kendisi olduğunu bilir, artık o kadın olmadığını da. İnsan iyileşince geçmişini inkâr etmez. Yalnızca geçmişin kendisi adına karar vermesine izin vermemeyi öğrenir.
Güneş Gesi Bağları’nın üzerine inerken asmaların gölgeleri uzar. Bir zamanlar kavuşamayanların hikayeleri toprağa karışır. Yeni insanlar gelir, yeni türküler söyler, yeni imkansızlıklar doğar.
Her kuşak kalbinin ilk kez kırıldığını sanır. Oysa dünya, kavuşamayanların eski gözyaşlarıyla sulanmış bir yerdir. Yine de insan sevmekten vazgeçmez.
Belki de bütün mesele budur. Bazı insanlar hayatımıza kavuşmak için değil, içimizde hangi kapıların hala kapalı olduğunu göstermek için girer. Gesi Bağları’nda rüzgâr hala eser.
Bir türkü, yarım kalmış cümleleri tamamlar. Ve insan bir gün anlar: En büyük imkânsızlık, sevdiğine kavuşamamak değildir. En büyük imkansızlık, bir başkasını beklerken kendi hayatını bekleme odasında unutmuş olmaktır.



