Geleceksizliğin siyaseti ve sol siyasetin geleceği
Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz İnsanlar yaşadıkları düzeni yalnızca bugünkü hayatlarına bakarak değerlendirmiyor. Çabalarının bir karşılığı olacağına, çocuklarının kendilerinden daha iyi koşullarda yaşayabileceğine...
Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz İnsanlar yaşadıkları düzeni yalnızca bugünkü hayatlarına bakarak değerlendirmiyor.
Çabalarının bir karşılığı olacağına, çocuklarının kendilerinden daha iyi koşullarda yaşayabileceğine inandıkları ölçüde, bugünün zorluklarına da katlanma gücü bulabiliyor. Ancak bu beklenti aşındığında, geçim sıkıntısıyla beraber çok daha derin bir soru ortaya çıkıyor: İçinde yaşadığım düzen bana nasıl bir gelecek sunuyor? Sanırım bugün dünyanın farklı ülkelerinde ekonomik huzursuzlukla siyasi temsil sorununun yan yana büyümesini anlamak için önce bu sorunun peşinden gitmek ya da gidenlerle empati yapmak gerekiyor. “Peki, böyle bir tabloda insanların sola yönelmesi beklenmez mi?” sorusunu sorduğunuzu duyar gibiyim… Stuart Hall, daha 1979’da henüz Thatcher bile iktidara gelmeden, bunun kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini görmüştü.
Ona göre sağ, huzursuzlukları sahiplenip düzen, disiplin, millî kimlik ve güçlü yönetim talepleri etrafında birleştirebilirdi. Sermayenin gücünü artıran dönüşüm, böylece geniş halk kesimlerinin aktif desteğiyle yürütülebilirdi. Temsilî kurumların önemli bölümünü koruyan bir otoriterleşme de pekâlâ mümkündü.
Hall’un bu tespitinde görmek isteyen için hâlâ nice ibretler yatıyor: Sistemden duyulan hoşnutsuzluk, onun yerine nasıl bir düzen istendiğini kendiliğinden belirlemiyor. İnsanların kaybını kimin açıklayacağı ve öfkelerini hangi yöne çevireceği, siyasi mücadelenin konusu. Örneğin ev bulamayan birine, sorunun asgari insan hakkı olan barınmanın konutun yatırım aracına dönüşmesi sonucunda hak olmaktan çıktığı da anlatılabilir, göçmenlerin onun konut hakkını elinden aldığı da… Sağ, kaybı ikinci açıklamanın içine yerleştirebildiğinde, ekonomik güvencesizlik kimlik tehdidiyle birleşiyor.
Böylece insanlar hayatlarını zorlaştıran ilişkileri değiştirecek bir programa ulaşamadan, kendilerini koruyacağını söyleyen pederşahi bir otoritenin arkasında toplanıyor. Solun bu insanlarla kuramadığı ilişkiyi, onların yalnızca kandırılması ya da bu insanların “cahilliği” ile açıklamak ise sağın başarı kazandığı siyasi alanı görünmez kılıyor. Bugün bu mücadeleyi daha sert kılan ise, eski refah vaadinin uluslararası dayanaklarının da zorlanması. Kriz finansallaşmış ekonomilerle sınırlı kalsaydı, sanayisini korumuş Almanya daha güvenli bir örnek olarak gösterilebilirdi.
Oysa onun Rus enerjisine, Avrupa ortak pazarına ve Çin talebine yaslanan modeli de bu kuralsız-anarşik uluslararası sistemde sarsılıyor. Bir zamanlar Alman ürünlerini satın alan Çin, üretim bilgisi ve tedarikçi ağları geliştirerek aynı alanlarda rakibe dönüştü. Bu öylesine çarpıcı bir sonuç doğurdu ki Almanya’nın Çin’e ihracatı 2021-2025 aralığında beşte bir oranında azaldı.
Enerji maliyetleri yükselirken dönüşümü sağlayacak altyapı yatırımlarının ertelenmesi ve mali kuralların yatırım alanını daraltması, sanayiyi korumanın tek başına yeterli olmadığını gösterdi. Çünkü Çin, ABD’nin öncülüğünde kurulan küresel ekonominin içinde büyüyerek Amerikan üstünlüğüne meydan okuyabilecek bir üretim ve teknoloji gücüne dönüştü. Bu da ABD’nin, kurulmasına öncülük ettiği serbest ticaret düzenine yaklaşımını değiştiriyor. Washington artık diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerinde, onların Çin’le ne kadar yakın çalıştığını da hesaba katıyor.
Amerikan pazarına, yatırımına ve ileri teknolojisine erişim, bu ülkeleri Çin’den uzaklaştırmak için kullanılabilecek bir pazarlık aracına dönüşüyor. Böylece Avrupa ülkeleri, Çin’le ekonomik ilişkilerini sürdürme ihtiyacıyla ABD’nin bu ilişkileri sınırlandırma baskısı arasında adeta eziliyor. Böylece ekonomik düzeni taşıyan kurallar, o düzenin öncü gücü olan ABD tarafından da daha fazla pazarlık konusu yapılıyor.
İşte tam bu nokta birikim modelinin krizine hegemonya krizinin eklendiği yer… Bu koşullarda devletlerin yeniden yatırım yapması ve üretimi yönlendirmesi beklenir, öyle değil mi? Ancak dönüşüm için ihtiyaç duyulan kaynağın kimden alınacağı, yaratılan kapasitenin kimde kalacağı soruları da bu beklentiyle beraber takip edilmesi gereken soruları oluşturuyor. Zira şu soru son derece meşru: Eski refah devletinde çalışanların payını güvenceye alan örgütlü güç zayıflamışken, kamu müdahalesinin artışından aynı toplumsal sonucu bekleyebilir miyiz?
Slobodian ve Tarnoff’un Muskizm tartışması da bu açıdan önem taşıyor. Kamu desteğiyle gelişen şirketler, devletlerin ihtiyaç duyduğu iletişim ve teknoloji altyapısının sahibi-tekeli hâline gelmekle kalmıyor; kamusal kapasite, onu sağlayan özel şirketlere bağımlı hale geliyor. Böylece devlet, kendi kaynaklarıyla gelişmesini sağladığı şirketlerin müşterisine dönüşüyor.
Haberleşmeden veri işlemeye, savunmadan uzay faaliyetlerine kadar pek çok alanda kamu hizmetlerini sürdürebilmek, bu şirketlerin sunduğu altyapıya erişmeye bağlı hâle geliyor. Alternatif kurmanın maliyeti arttıkça, şirketin fiyatları ve hizmet koşulları üzerindeki pazarlık gücü de büyüyor. Bu da kamu adına hangi kararın alınacağının yanında, alınan kararın şirketin iş birliği olmadan uygulanıp uygulanamayacağı sorusunu ortaya çıkarıyor.
Yurttaşın seçimle değiştirebildiği yönetim, kararlarını hayata geçirmek için yurttaşın denetleyemediği bir özel güce bağımlı hâle geliyor. Musk’ın AfD’ye açık, İngiltere’deki Reform Hareketini ona göre biraz daha zımni desteği de bu nedenle yalnızca bir milyarderin siyasi tercihine indirgenemez. Ekonomik karar gücünü ellerinde yoğunlaştıran ve Musk’la sembolize olan bu aktörlerin, o gücü sınırlayabilecek demokratik kurumlarla olan ilişkisi de tartışmanın parçası. Nitekim ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Avrupa’nın mevcut birlik yapısına karşı Brüksel karşıtı hareketlerin desteklenmesiyle Amerikan şirketlerine pazar açılmasının birlikte hedeflenmesi, bu ilişkinin devletler düzeyindeki boyutunu gösteriyor.
Şirket sahibinin siyasi desteğiyle devletin stratejisi farklı araçlarla işlese de, daha parçalı ve pazarlığa açık bir Avrupa’da çıkarları kesişebiliyor. Düzen karşıtlığı iddiasıyla büyüyen “aşırı” sağ, böylece ekonomik gücün daha da dar ellerde toplandığı bir yeniden yapılanmaya destek sağlamış oluyor. Bu yeniden yapılanmanın çalışanlar açısından bedeli arttıkça, itirazın nasıl yönetileceği de önem kazanıyor. Rekabetin, güvenliğin veya savaş hazırlığının gereği olarak sunulan “fedakârlıklar”; bütçede hangi ihtiyaca öncelik verileceğini, dönüşümün kimin kaynaklarıyla yapılacağını da belirliyor.
Bu kararları tartışan sendikaların ve toplumsal hareketlerin alanını daraltmak, ekonomik tercihler üzerindeki demokratik baskıyı da azaltıyor. Otoriterleşmenin sermaye açısından işlevini, biraz da bu ilişki içinde değerlendirmek gerekiyor. Bu tekelleşme eğilimi, Türkiye’de muhalefetin sıkça tekrarladığı “Hukuk ve demokrasi yoksa yatırım da gelmez” söyleminin açıklayamadığı bir ilişkiyi ortaya çıkarıyor. Kamu kaynaklarıyla büyüyen, devlet ihalelerine ve siyasi kararlara dayanarak rakiplerini geride bırakan şirketler açısından, iktidarın demokratik denetimden uzaklaşması ekonomik bir avantaja dönüşüyor.
Çünkü toplumsal itirazın sınırlandığı bir düzende, kamu kaynaklarının bu şirketlere aktarılmasını veya ayrıcalıklarının korunmasını engellemek de zorlaşıyor. Böylece ekonomik güç dar bir çevrede toplandıkça bu çevrenin siyasi kararlar üzerindeki etkisi artarken bu etki sayesinde tekelleşmeyi besleyen yeni kararların alınması da kolaylaşıyor. Dolayısıyla sermayenin demokrasi talep edeceğini varsayan muhalefet, otoriterleşmenin bu yeni sermaye birikiminin nasıl bir parçasına dönüştüğünü doğru tahlil edemiyor. Solun önündeki güçlük de burada belirginleşiyor.
İnsanlara yaşadıkları kaybı anlatmak, o kaybın giderilebileceğine inandırmaya yetmiyor. Demokrasi savunusu, kendi hayatında söz sahibi olamayan insanın deneyimine temas etmediğinde, mevcut düzeni koruma çağrısı gibi duyulabiliyor. Hukuku ve demokrasiyi “yatırım gelsin” diye savunan kakofoninin ucundan kıyısından da olsa parçası haline gelmek de bu kopuşu gidermiyor.
Çünkü yatırımın artmasıyla insanların refahının artması arasında kendiliğinden işleyen bir bağ yok. Kamu desteğiyle büyüyen bir şirketin kazancı artarken, çalışanlarının ücreti baskılanabilir ve toplumun kaynakları dar bir çevrenin elinde toplanabilir. Dolayısıyla solun, gelecek yatırımın insanların hayatını hangi koşullarda iyileştireceğini ve onların ekonomik kararlar üzerinde nasıl söz sahibi olacağını da ortaya koyması gerekiyor.
Bu nedenle sol, ücret ve barınma taleplerini üretim ve yatırım kararlarına müdahale edebilmenin yollarıyla birleştirmek zorunda. Kamu kaynağıyla yaratılan kapasitede kamunun payı, işyerinde çalışanların karar hakkı ve teknoloji kazançlarının çalışma süresine yansıması aynı gelecek tasarımının parçaları olmak zorunda. Bu tasarımın inandırıcılığı da insanların kendi hayatlarını değiştirebildikleri örgütlenme deneyimlerinden doğacak.
Ancak şurası kesin: Neoliberalizmin krizi, onun kaybedenlerini kendiliğinden soldan yana ortak bir siyasi iradeye dönüştürmeyecek. Özetle solun da dünyanın da geleceği, solun insanları daha iyi yönetme iddiasıyla yetinmeyip, kendi geleceklerini birlikte kurabilecekleri bir siyaseti mümkün kılabilmesine bağlı.



