26 September 2026, Saturday
Gündem

Gel sola, korkma…

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin genel merkezini hizmete soktuktan sonra yazılı basında ilk mülâkatını BirGün Gazetesi’ne verdi. Tabii ki büyük memnuniyet duyduk. BirGün okur kitlesine gösterilen bir...

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin genel merkezini hizmete soktuktan sonra yazılı basında ilk mülâkatını BirGün Gazetesi’ne verdi. Tabii ki büyük memnuniyet duyduk. BirGün okur kitlesine gösterilen bir teveccüh olarak da kaydettik bunu.

Mülâkatı, Ankara muhabirlerimizden Mustafa Bildircin ile birlikte gerçekleştiren BirGün Yayın Koordinatörü Yaşar Aydın’la, Çarşamba sabahı BirGün TV’de Medyaterapi programında, Sayın Özel’in açıklamalarını ayrıntılı biçimde analiz ettik. Pek çok farklı konuda, örneğin “Parti’nin çalışma ilkeleri, seçimler, aday belirleme yöntemleri” gibi konularda “yeni anlayışların” gündeme geldiğini anlatan YENİ Parti liderinin özellikle vurgu yaptığı konulardan biri, aynı zamanda Ana Muhalefet partisinin önündeki en önemli zorluklarından, sınavlarından ve bir anlamda da “tarihi fırsatlardan” biri olarak ortaya çıkıyor. Şunları söyledi Özel: “… Tüm toplumsal muhalefetin adalet, eşitlik, özgürlük talebinde birleşeceği yeni bir merkez olarak tarif ediyoruz YENİ Parti’yi.

Partinin bulunduğu yerden daha sağa gitmesini değil ama partinin bulunduğu yeri güçlendirip bütün demokratları da birlikte mücadeleye davet etmesini istiyoruz…” Bu sözleri, belki de saatler sürebilecek bir tartışma ve derinlemesine siyasi analizlerin içinden “cımbızla çekmiş” ve “üzerine atlamış” gibi görünmek istemem. Ancak, bana biraz (hattâ epeyce) muğlak, ve sisli – puslu ve büyük ölçüde “kararsızlık” ve “durun bakalım, bir yola çıkalım da…” hissiyatının hâkim olduğu bir beyan gibi geldi. Yukarıda da belirttiğim gibi, bir “bir sınavın ve aynı zamanda fırsatın” iyi değerlendirilmesinden kaçar gibi de geldiğini söyleyebilirim.

Lâfı dolandırmadan söylemeliyim: Sayın Özel’in ve YENİ Parti’nin önündeki “tarihi ve bulunmaz fırsat”ın, Türkiye’nin şu anki en acil ihtiyacı olan şeyin, “Sol politikalar, emekten yana net ve köşeli tercihler, halkın sorunlarına ve taleplerine hiç çekinmeden soldan bakan bir söylem” olduğu bir gerçektir.   Aslında sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın önünde böyle bir “İnkâr ve gözardı edilemeyecek, iktidara yürümek isteyen tüm demokrat hareketlerin sarılmaları gereken bir seçenek” mevcut. Böyle önemli tarihi dönemeçlerde, yani bir ülkenin ağır bir siyasi – ekonomik – sosyal buhranın içine sürüklendiği ve toplumun büyük bir çoğunluğunun “çıkış yolu – umudu” aradığı dönemlerde, doğru reçeteyi bulan gerçekten “kurtarıcı” konuma oturtur kendisini. Bakın dikkat edin, “İktidara gelir” demiyorum.

Çünkü iktidara gelebilmek, bazen “eskinin, yeni ve farklı sosa bulanmış bir taklidi” ile de mümkündür. Örnek mi? Naçizane yaklaşık 20 sene gazeteci olarak izlediğim Birleşik Krallık’ta iktidara yürüyüş öyküsünü çok yakından izlediğim Labour Party’den (İşçi Partisi) örnek verebilirim.

1979 – 1997 yılları arasında tam 18 sene (Muhafazakar Parti’nin en uzun iktidar sürecidir) devam eden ve 11 yılını Margaret Thatcher’la yaşayan o ülkede böyle bir tarihi değişim yaşanmıştı. Tony Blair, 1994 yılında John Smith’in ani ölümü ardından partiye lider seçilmiş ve hem Labour Party’de hem de ülkede önemli bir değişime (yenilenmeye) imza atmıştı. Partinin başına gelir gelmez, parti organlarında ve kurultaylarda seçim sistemini önemli ölçüde revize eden Blair’in en büyük icraatı “One member one vote” (her delegenin tek bir oyu var) sistemini getirmek, yani eskiden sendikaların “temsilen blok oy” olanağını elinden alarak emek alemiyle arasına derin bir “hendek kazmak” olmuştu.

Büyük ölçüde Thatcherist politikaların “sözde” revizyonu ile bir program tasarlayan Blair’in en önemli “değişimi” de, “kamucu” ekonomik tercihlerden vazgeçip, Labour’ın en önemli şiarı “kamulaştırma” vaatlerini terk , “özelleştirmeye devam” demesiydi. Dün gibi hatırlarım; Tony Blair’e bunu bir nevi “Üçüncü Yol - Merkezci” içerikli seçim manifestosunu açıkladığı (1997) basın toplantısında bizzat hatırlatıp, “Manifestonuzda biraz Thatcherist izler var galiba?” diye sormuştum. Cevabı, bir kahkaha ve ardından “Siz bizim muhabirlerden daha dikkatli izliyorsunuz galiba?” diye esprili olmuştu.

Sonrasında olanlar malûm… Blair muazzam bir zafer kazanarak, Muhafazakar iktidarı devirdi ve 10 yıl ülkeyi yönetti. Peki bu iktidar ülkenin hayrına mı oldu? Ya da “Sol” mu iktidar olmuştu?

Tabii ki hayır. Ülkenin geldiği durum, hatta sonradan Labour hareketinin geldiği durum ortada. Bugün de, bu önemli tarihi ve evrensel deneyimden ders çıkarmalı herkes.

“Merkez”in ve “sağ”ın eskimiş ve zehirli, halkın zararına siyasetlerini “ödünç” alarak kimsenin “yeni” olma iddiasında bulunmaması gerektiğini de kavramalı. Sola çevirmeli rotayı. Sermayeye karşı net ve tavizsiz biçimde, korkmadan, ürkmeden, bas bas bağırarak “emekten yana” siyaseti öne çıkarmalı.

Kamucu tercihlerden ürkmemeli. “Kamulaştırma” vaatleriyle bir yerlerde “vakvakları” ürkütmekten kaçınmamalı. Demokrasinin vazgeçilmez evrensel unsurlarından “Laiklik” konusunda asla “dilini korkak” alıştırmamalı.

“Mütedeyyinleri ürkütme” endişesi taşımadan laikliğe sıkı sıkı sarılmalı. Bunu topluma cesurca anlatabilmeli. Kısacası “sol” etiketten korkmamalı.

Türkiye’nin “Yeni” reçetesinin, merkezde ya da tuhaf ve ne idüğü belirsiz bir “merkezde toplayıcı mıknatıs olma” hayalleri ile vakit geçirmekte değil, “solda” olduğu kavranmalı. İnanın, toplumun ezici çoğunluğu böyle bir reçeteye rotasını çevirmeye çoktan hazır. Cesaret ve tarihi fırsatı yakalamak an meselesi.

İnanın çocuklar. “Motorları maviliklere sürmenin” formülü solda.

İlgili Haberler