Eski yıkıldı, yeni doğum sancısında…
DSD Türkiye Yürütmesi Emekçilerin yüz yılı aşkın sürede elde ettiği tüm kazanımlar yok edilmektedir. Bu saldırı ve kamusal olan her şeyin tasfiye politikaları, küresel sermayenin zaferi olarak ilan edilen “yeni dünya...
DSD Türkiye Yürütmesi Emekçilerin yüz yılı aşkın sürede elde ettiği tüm kazanımlar yok edilmektedir. Bu saldırı ve kamusal olan her şeyin tasfiye politikaları, küresel sermayenin zaferi olarak ilan edilen “yeni dünya düzeni”nin bir sonucudur. Kamunun tasfiye edildiği, çalışma yaşamının bir bütün olarak kuralsızlaştırılarak lime lime edildiği bir süreç yaşanmaktadır.
Kamusal tüm birikimler özelleştirilmiş, kamu hizmetleri ticari metaya, yurttaşlar müşteriye, çalışanlar ise alacaklarını alamayan kölelere dönüştürülmüştür. Her yıl artan iş kazaları ve yaşanan ölümler, AKP’nin yıllardır dincilik üzerinden inşa ettiği sermaye yanlısı politikaların eseridir. Seçme ve seçilme hakkının gaspına varan faşizan politikalar, Diyanet ve tarikat/cemaat üzerinden inşa edilmeye çalışılan siyasal İslamcı kamusal hayat, vahşi sömürü politikalarının derinleşerek devam edeceğinin göstergesidir.
Enflasyonun yüksekliği, işsizliğin yaygınlığı ve gelir adaletsizliği halkın yaşamını dayanılmaz hâle getirmiştir. Geniş emekçi kesimler en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmakta, milyonlar asgari geçim sınırının dahi altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Kriz koşulları her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır.
Ülkede tüm bunlar yaşanırken, 19 Mart ile toplumun geniş kesimlerinde açığa çıkan “genel direniş” eğiliminin, emeğin örgütlü ve direngen kesimleriyle sokakta etkili bir birlikteliğe dönüştürülememiş olması, rejimin geriletilmesine dönük mücadelede zaafiyete neden olmuştur. Emek örgütlerini bir araya getirmek, hızla yoksullaşan geniş emekçi sınıfların ortak taleplerini gerici-faşist rejime karşı mücadele ile birleştirecek bir sendikal hattı ortaya çıkarmak, bugünün temel görevi olarak önümüzde durmaya devam etmektedir. Bugüne kadar ekonomik buhrana, sosyal ve kültürel çoraklaşmaya karşı sınıf örgütlerinin yeterli ve bütünlüklü bir yanıt verememiş olması ve emek mücadelesinin birleşik hattının doğru eksen üzerine inşa edilememiş olması, saray rejiminin nefes alıp vermesine imkân vermektedir.
Diğer taraftan bugün emek örgütlerinin en önemli sorunu, bilerek veya bilmeyerek iktidarın ve kimi siyasal yapıların arkasına dizilmiş enstrümanlara dönüşmüş olmasıdır. Bu durum, emek mücadelesini emekçilerin gerçek gündemlerinden uzaklaştırmaktadır. Emekçilerin demokrasi mücadelesinden uzaklaştırılmasına neden olan, günü kurtaran geçici başlıklara değil; kitlelerin ortak taleplerini kuvvetli bir demokrasi mücadelesinin parçası olarak örgütlemeyi hedefleyen bir yol haritasına ihtiyaç vardır.
İktidarların oyun alanına çevrilmiş çalışma yaşamındaki suni karşı karşıya gelişlerin sebep olduğu ideolojik dağınıklık, mücadelede insanca yaşam hedefi doğrultusunda ortak zeminlerin inşası ile ortadan kaldırılabilir. YENİ BİR YOL İÇİN… Kamu Emekçileri Hareketi, sosyal devletin tasfiyesi ile birlikte çalışma rejiminin değişimine kapı aralayan neoliberal saldırılara karşı emekçilerin devrimci kavrayışı üzerine kuruldu. Bugünün ihtiyacı da inşa edilen neoliberal düzenin ve tek adam rejiminin tasfiyesini hedefleyen düzen dışı yeni bir kurucu sürecin kurucu öznesi olmaktır.
Genel olarak emek hareketinde, özelde kamu emekçileri hareketinde örgütsel ve politik liberal etkilerin hiç de azımsanmayacak boyutta olması, siyasal, ekonomik ve toplumsal tahribatın artmasına sebep olmaktadır. Emek rejiminin parçalandığı, istihdamın esnekleştiği ve güvencesizleştiği, bireysel sözleşme mantığının başat hâle getirildiği, sınıfı atomize eden gelişmeler karşısında sınıfın devrimci pratiği yeniden kurulmalıdır. Bu yeniden kuruluş, sendikaların kurumsal kimliğinin korunması ya da yok edilmesi gibi sınırlayıcı bir anlayışla ele alınmamalıdır.
Her yeni örgütlenme ve mücadele zemini, yeni deneyimler yaratmak için sıfır noktası kabul edilmelidir. Geçmişin ezber şablonlara dönüşmesine müsaade edilmemeli, yaratıcı yol göstericiliği her daim referans olmalıdır. Yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeler göstermektedir ki emek mücadelesi ile demokrasi mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez.
Geniş emekçi kesimlerini asgari yaşama esir eden politikalar başta olmak üzere “eşit işe eşit ücret”, “vergide adalet”, “ek ödemelerin taban aylığa yansıtılması” gibi talepler güncelliğini korumaya devam etmektedir. Bugün emekçilerin ücret, güvenceli çalışma, kamusal hizmetlere erişim ve insanca yaşam taleplerinin karşılanabilmesi; laikliğin, hukukun üstünlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün, halk iradesinin, kamuculuğun ve ülkenin bağımsızlığının savunulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle sendikal mücadele yalnızca ekonomik ve özlük haklara indirgenemez; emekçileri yoksullaştıran neoliberal politikalara, kamusal alanın tasfiyesine, demokratik hak ve özgürlükleri sınırlandıran uygulamalara, kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesine, doğa talanına ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren bütün politikalara karşı ortak bir mücadele hattını örmek zorundadır.
YOL HARİTASI Bugün görev, kurulmaya çalışılan siyasal rejime karşı toplumda süre giden direnme potansiyelini örgütlü bir güce dönüştürecek, sokağın diline tercüme edecek bir sendikal hattı emek alanında hâkim kılmaktır. Bu çerçevede, ortaya konulan sendikal politik hattın emekçi sınıfların parçası olan tüm toplumsal kesimlerle buluşmasını sağlayacak bütünlüklü bir toplumsal mücadele programının hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bu birliktelik yalnızca örgütlerin eklektik olarak bir araya getirilmesiyle sınırlı olmayan; yoksul emekçi sınıflardan ekoloji mücadelesine, kadın ve gençlik hareketlerine kadar rejime karşı mücadelenin tüm bileşenlerini ortak bir politik dil ve hat etrafında birleştirmenin aracı olarak düşünülmelidir.
Bu rejime ve düzene karşı görevimiz; sendikalar, meslek örgütleri ve tüm mücadele zeminleri arasındaki duvarları yıkarak, iş yerlerinden mahallelere, meydanlara, ülkenin dört bir yanında insanca yaşamı ve geleceği kazanma iradesini örgütlemektir. AKP’li yıllarda siyasal ve toplumsal mücadelenin ideolojik savrulmalar nedeniyle çokça zaafa uğradığı açıktır. Bu durumun emek örgütlerine de sirayet eden ayakları ve sonuçları olmuştur.
Bu durumun hafızalarda kalan en önemli liberal politik adımı, “Yetmez ama evet” ve boykot çizgisidir. Bugün AKP’nin inşa etmeye çalıştığı gerici rejim karşısında, emek ve tüm toplumsal mücadele zeminlerinin rejime karşı siyasal ve toplumsal anlamda ortaklaşması, devrimci emek mücadelesinin görevlerindendir. Devrimci kamu emekçileri, bir yandan gerici-faşist rejime karşı emeğin birleşik mücadelesini kurarken, diğer yandan sınıf hareketi içindeki hatalı eğilimlerle ideolojik, politik ve örgütsel mücadeleyi her düzeyde sürdürmelidir.
Bu eksende ortaya konan mücadele, sınıf örgütlerinde ve sokakta sahici bir saflaşmanın aracı olarak değerlendirilmeli; gerici rejimin karşısında ve yanında duranlar arasındaki net ayrım çizgisi, ideolojik, politik ve örgütsel saflaşma olarak görülmelidir. Örgütlü bir toplum ve örgütlü bir emek hareketi, iktidar açısından yaşamsal bir tehdit olarak görülmektedir. Bu uygulamalara karşı verilecek mücadelenin de bağımsızlık, laiklik, kamuculuk, demokrasiyi kazanma, bir arada yaşamdan ve emekten yana bir ülke kurma mücadelesini içermesi, güncel değil tarihî bir zorunluluktur.
Emek ve demokrasi mücadelesini sınıf bilinciyle kavrayan sendikal politik bir hat bugünün ihtiyacıdır. İş yeri meclisleri, birleşik emek mücadelesinin temeli olmalıdır. İstihdam statüsü, politik kimliği, yaşam tarzı, dünya görüşü gibi farklılıklara hapsolmayan bir tarzla, iş yerindeki emekçilerin söz, yetki ve karar sahibi olarak asıl özne hâline gelebilmelerini sağlayacak hat egemen kılınmalıdır.
Birleşik emek mücadelesi yalnızca bugünü savunmak için değil; geleceğin özgür, eşit ve dayanışmacı toplumunu kurmak içindir.



