Duruşmaya "acı gazı" sıktılar...
Geçmişte, hangi vesileyle söylenmişti tam hatırlayamadım. Ama bir kitabın yasaklanması ya da toplatılmasıyla ilgili olarak, faşistin teki şu ifadeyi kullanmıştı: "Kimi zaman bir kitap, bir bombadan daha tehlikeli...
Geçmişte, hangi vesileyle söylenmişti tam hatırlayamadım. Ama bir kitabın yasaklanması ya da toplatılmasıyla ilgili olarak, faşistin teki şu ifadeyi kullanmıştı: "Kimi zaman bir kitap, bir bombadan daha tehlikeli olabilir..." Perşembe günü Silivri'deki o devasa duruşma salonunda da, duruşma savcısının bir cümlesi ve sonradan mahkeme başkanının ara kararı, koskoca salona adeta bir "bomba" gibi düşüp, toplu/kitlesel hasara yol açtı. 53 tutuklu sanığın, duruşmaları izlemeye gelen yüzlerce yakını, savcının "Hepsinin tutukluluğunun devamını talep ediyoruz" sözleriyle attığı pas ve yarım saatlik bir aranın ardından, hakim heyetince "Sadece 2 kişiye tahliye, tutuklu kalacak" sözleri, salonda bir anda çığlıkların, bağırışların, feryatların ve bedduaların yükselmesine neden oldu.
Sadece onlar değil, tutuklu - tutuksuz tüm sanıklar, avukatlar, basın mensupları büyük bir şok içindeydi. Öyle ki, kararın açıklanması üzerine bir anda izleyici sıraları karışırken, bizler bile "basın tribününde" bir anda ne yapacağımızı şaşırdık. Hemen haberlerimizi "son dakika" notuyla kurumlarımıza geçerken, hemen yanı başımızdaki "İzleyici Tribünü"ne yöneldik.
O büyük "şoku" birlikte yaşamaya başladık. Onca insanın orta yerine adeta bir "acı gazı fişeği" fırlatılmış, dumanı tutuklu yakınlarının genzini yaka yaka, etkisini gösteriyordu sanki. Herkesin dikkati, ilk önce Gülseren Hanım'a odaklandı. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, gözaltı - tutuklama - yargılama sürecinin başından itibaren, "Kendisine ve ailesine çektirilen acı ve zulmün" simgelerinden biri.
Bir süre hastanede de tedavi gören ve annesi Gülseren Hanım'ın hastane önü nöbeti, medyada saat saat izlediğimiz bir canlı zulüm örneğiydi. Defalarca yapılan tahliye başvurularına hep olumsuz yanıt verilmesinden aylar sonra, bu Perşembe günü belki de "tahliyesi en mümkün" görülen sanıktı. Ama olmadı.
Gülseren Hanım, her duruşma günü hiçbir yere kımıldamadan adeta "yapışıp kaldığı" ve tribünler tamamen boşalsa dahi hiç terk etmediği sandalyesine yığılıp kaldı hakimin kararı üzerine. Oysa sabahtan itibaren sanıkların tüm geliş gidişlerinde, büyük bir umutla evladına el sallayıp öpücükler gönderdiğini hepimiz ilgiyle izliyorduk. Kararla birlikte kelimenin tam anlamıyla "zangır zangır titrediğine" tanık olduk Gülseren Hanım'ın.
Sadece o mu? O "ölümcül acı bombası"nın izleri, izleyici tribününün her tarafını yakıp yıktı. Orta yaşlı bir hanımefendi yüksek sesle feryat ediyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
"Daha ne yapalım? Direnin, sabredin dediniz ettik. Daha ne kadar tahammül edeceğiz?
Yeter artık! Nedir bu bize çektirdikleri?" diye feryat ediyordu. Kimisi çocuklarıyla gelmişti.
Bazıları 2, 3, 10 yaşlarında bebeler. Kim bilir ne umutlarla sabahtan beri yerlerini almışlardı salonda. Akşam duruşma sonrası, cezaevi çıkışında hasretle sarılacaklardı babalarına, annelerine, amcalarına ağabeylerine, dayılarına, teyzelerine... Olmadı.
Çok gördüler. Sabahtan itibaren uzun konuşmalar yapıldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere, tüm söz alan ve "tahliye talebinde" bulunan sanıklar adeta söz birliği etmişçesine (mealen) aynı şeyi söylüyorlardı. "Bize çektirilen eziyet aslında aynı zamanda evdekilere de çektiriliyor..." Kimi, 18 aydır devam eden bu tutsaklık boyunca minicik yavrusuna bir kez bile sarılamadığından yakınıyor.
Hemen hepsi küçük çocuklarının büyümelerine, "baba" demelerine, ilk adımlarını atmalarına, okula gitmelerine, karne almalarına, mezuniyetlerine, doğum günlerine katılamamanın, eşlik edememenin dayanılmaz acısına artık katlanmak istemediklerinden şikayet ediyordu. Biri şöyle dedi: "Bakın, sayın başkan. Çocuk sahibi olmak tabii ki tek başına bir tahliye gerekçesi olamaz.
Ama burada hepimiz haksız tutukluluk mağduruyuz. Çoğumuzun, belki alacağı ceza bile yattığımız sürenin altında. Bu haksızlığa son verilmesidir talebimiz..." Bir anne, "Evlatlarımın hiçbirinin önemli günlerinde yanında olamamanın acısına son verin artık" diye adeta yalvardı.
Geçtiğimiz günlerde, bir babanın şu ifadeleri yansıdı tutanaklara: "Okul servisimde küçük kızım, yanındaki arkadaşına şunu demiş: 'Benim de bir babam var. Ama o şimdi polislerin yanında'.." Aslında o "acı bombası" küçük dozlar halinde insanların aileleriyle birlikte "ciğerlerini dağlaya dağlaya" sürekli atılıyordu aylardır. Ama Perşembe günü o salona adeta yaylım ateşi halinde fişekler atıldığına tanık olduk.
kararın açıklanmasıyla birlikte büyük bir infiale sahne olan izleyici tribününü derhal çembere alan jandarmaların bile bazılarının gözlerinin dolduğunu tanık oldum. Açık söyleyeyim, ben de dahil pek çoğumuzun gözyaşları ve içimize attığımız hıçkırıklar birbirine karıştı oracıkta. Bunu insanlara göz göre göre yaşatmanın vebalini taşıyabilmek için "taş olmak" dışında bir seçenek göremiyorum.
"Kendilerinden olanlara" kibarca bir davet yapılarak savcılığa çağrıldığı, randevu ile ifade alındığı ve çoğu kez eve gönderildiği en fazla birkaç gün ya da hafta tutulduğu bir ülkede, muhaliflere "aile boyu" bu tür zulümlerin uygulanmasının, demokrasi (daha doğrusu olmayan) tarihimize nasıl kapkara harflerle kazındığı bir gerçektir. Adaletin tecellisi, ne kadar gecikirse, o kadar zedeleneceği ilkesini milyonlarca kez hatırlatmaktan bıkmadık, bıkmayacağız. Ama her gün değil, her dakika ya da saniyelik gecikme, vicdanlarda derin ve onulmaz yaralar açıyor. O "acı bombaları"nın kokusu ülkenin üzerine siniyor.
Haberiniz olsun.



