Dünyayı Ayakta Tutan Nasır: Saraylar Değil, Fabrikalar
Edebiyatın o zarif ve kırgın patikalarında yürürken, zaman zaman dünyanın gürültüsünden kaçıp hüznün ve yalnızlığın korunaklı alanlarına sığınma ihtiyacı duyarız. Sıkça Sabahattin Ali’ye atfedilen o ince duyarlılıktaki...
Edebiyatın o zarif ve kırgın patikalarında yürürken, zaman zaman dünyanın gürültüsünden kaçıp hüznün ve yalnızlığın korunaklı alanlarına sığınma ihtiyacı duyarız. Sıkça Sabahattin Ali’ye atfedilen o ince duyarlılıktaki dize, tam da böyle bir içe çekilişin özetidir: “Çayı, kitapları, Eylül'ü, maviyi, denizi; seviyorum… Ve tüm adaletsiz insanlardan eşit derecede uzak duruyorum…” Bu duruş, adaletsizliğe karşı pasif bir protesto, kirlenmiş bir dünyadan kendi masumiyetini koruyarak çekilme çabasıdır. Şüphesiz insani ve naiftir.
Ancak hayat, bir sahil kasabasının sessizliğinde, bir çay fincanından yükselen buharda ya da soyut düşüncelerin konforlu alanlarında şekillenmez. İnsanlık tarihi, sadece adaletsizlikten uzak duranların pasifliğiyle değil; yaşamı sıfırdan kuran üretimin, alın terinin ve o adaletsizliğin üzerine yürüyenlerin iradesiyle biçimlenmiştir. Ben ise bu dünyada en çok üretmeyi, emeği ve onun kurucu gücünü seviyorum.
Çünkü insanı var eden, toplumu ayağa kaldıran ve geleceği inşa eden asıl dinamik üretimin kendisidir. Toprağı sabırla ve nasırlı elleriyle işleyip berekete dönüştüren köylüyü, ateşe ve çeliğe biçim veren o iradeli kolları, tezgah başında ham maddeyi somut bir değere dönüştüren işçiyi, henüz gün doğmadan sabahın zifiri karanlığında çarkları döndüren emekçiyi seviyorum. Onların ellerindeki nasır, sadece bir fiziksel iz değil; insanlığın devamlılığını sağlayan o devasa üretim gücünün şeref madalyasıdır.
Egemen tarih anlatısı bize hep şatoları, ihtişamlı sarayları, tahtları ve o tahtlarda oturan muktedirleri anlattı. Bize, dünyayı patronların hırsının ve vizyonunun ayakta tuttuğu yanılsaması empoze edildi. Oysa sosyolojik ve tarihsel hakikat bambaşkadır: Üretim yoksa yaşam da yoktur.
Bu dünyayı saraylar değil, fabrikalar, tarlalar ve üretim alanları ayakta tutar; insanlığı yaşatan şey sermayenin soğuk matematiği değil, üretici gücün ve kol emeğinin sıcaklığıdır. Çarklar durduğunda, tarlalardan o nasırlı eller çekildiğinde, üretim alanları sustuğunda koca koca medeniyetlerin nasıl çatırdadığı gerçeği, hayatın kimin ürettiği değerle yükseldiğini bize net bir şekilde gösterir. İşte bu yüzden, haksızlığa ve sömürüye boyun eğmeyenleri, ürettiği değerin ve hakkının peşini bırakmayanları, tek başına kurtuluşun imkansızlığını bilip omuz omuza üretimden gelen güçle yürüyenleri seviyorum.
Çaresizliğin örgütlendiği bir dünyada, emeğin ve üretimin gücünü örgütleyenlerin cesaretine inanıyorum. Çünkü biliyorum ki tarih; ezilenlerin, sömürülenlerin ve pasifçe kabullenenlerin yılgınlığıyla yazılmaz. Tarih; üretenlerin, kendi kaderini kendi ellerine alanların ve kenetlenen ellerin örgütlü mücadelesiyle yazılır.
Maviyi, denizi, Eylül’ü ve kitapları yine sevelim. Ancak unutmayalım ki; o maviliğin ve huzurun tadını çıkarabileceğimiz, adil ve özgür bir dünyayı inşa edecek olan şey, şatoların gölgesi değil, fabrikalardan ve tarlalardan yükselen o kolektif üretim iradesidir.



