Dinlenmek de mi bir beceriye dönüştü?
Cansu Coşkun Son yıllarda dinlenmenin önemini daha çok konuşuyoruz. Daha iyi uyumak, ekranlardan uzaklaşmak, yavaşlamak, hiçbir şey yapmamak, sıkılmaya izin vermek… Sosyal medyada insanların kamerayı açıp yalnızca...
Cansu Coşkun Son yıllarda dinlenmenin önemini daha çok konuşuyoruz. Daha iyi uyumak, ekranlardan uzaklaşmak, yavaşlamak, hiçbir şey yapmamak, sıkılmaya izin vermek… Sosyal medyada insanların kamerayı açıp yalnızca oturduğu videoların yaygınlaşması da bunun bir parçası. Ama burada küçük bir çelişki var: Boş durmayı normalleştirmeye çalışırken, onu bile kayda alıp kendimizi izliyor olabilir miyiz?
Dinlenmek gerçekten dinlenmek mi, yoksa doğru yapılması gereken yeni bir beceriye mi dönüştü? Muhtemelen dinlenmeyi bu kadar çok konuşmamız, onun kendiliğindenliğini ne kadar kaybettiğimizle ilgili. Bir zamanlar yorgun olduğumuzda durmak daha sıradan bir şeyken, bugün dinlenmenin de bir yöntemi, dili ve hatta sektörü var. Uyku takip uygulamaları, “kaliteli mola”, “dijital detoks”, “slow living”, “mindful dinlenme”… Hepsi ihtiyaç odaklı kullanıldığında kıymetli ve bence insanın kendi ritmini bilmesi açısından da oldukça anlamlı.
Ama bütün bunlar performans alanına dönüştüğünde, dinlenmek hâlâ zor. Hatta belki de dinlenmek, doğal bir hal, bir ihtiyaç olmaktan çıkıp doğru yapılması gereken yeni bir görev haline geldiği için zor. Kaç saat uyuduk, ne kadar derin uyuduk, ekran süremiz ne kadar azaldı, tatilde gerçekten “anda kalabildik” mi, boş vaktimizi yeterince iyi değerlendirdik mi… Bir noktadan sonra çalışırken gösterdiğimiz performansı, dinlenirken de göstermeye başlıyoruz.
Dinlenme, üzerimizden beklentiyi kaldıran bir mola olmak yerine, bu kez başka ölçütlerle değerlendirildiğimiz yeni bir alana dönüşebiliyor. Parçası olduğumuz sistemin ve toplumun tüm dayatmalarına rağmen insan; biyolojik, psikolojik ve sosyal varlık olarak sadece üretmeye programlanmış bir mekanizma değil. Başka ihtiyaçlara ve becerilere de sahip. Ancak günümüzde boş zaman kolaylıkla bir yatırım alanı olarak görülebiliyor.
Dinlenirken kitap oku, yürüyüş yap, nefes egzersizi yap, hobine vakit ayır, kendini geliştir, ertesi güne hazırlan. Dinlenme, fark etmeden yeniden performansın hizmetine girebiliyor: Bugün iyi dinlenmelisin ki yarın daha iyi çalışabilesin. Belki de asıl mesele burada başlıyor.
Dinlenmeye kendi başına bir değer vermekte zorlanıyor olabiliriz. Onu ancak daha üretken, daha sağlıklı, daha dengeli olmamıza yaradığı ölçüde meşru görüyoruz. Başka bir deyişle, dinlenmek hâlâ bir işe yaramalı. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, dinlenmenin önemini vurgularken onu da yeni bir zorunluluğa çevirmemek gerekiyor.
İnsan her zaman dinlenmeye ihtiyaç duymayabilir; ihtiyaç duyduğu zamanlarda da buna imkân bulamayabilir. Bazen bir işte, bir ilişkide ya da hayatın zorlu bir döneminde kendini kaybetmek de yaşamın bir parçası. Her gün dengeli, sakin, yavaş olmak veya “kendimize iyi bakmak” zorunda değiliz.
Asıl mesele, ihtiyacımız olduğunda, ihtiyacımız olduğu biçimde dinlenmeyi seçebilmek. İşte bu yüzden belki de önce, dinlenmeyi bile bir öz bakım ödevine çeviren bu mantıktan uzaklaşmak gerekiyor. Kendi sınırlarını zorlamak, bazen gecelerce bir fikrin peşinden koşmak da yaşamını sürdürebilmek için bambaşka telaşlarla dinlenmeyi ertelemek de insana dair.
Sorun yorulmakta veya dinlenmekte değil; sorun, insanın her halinin -durmasının da, koşmasının da- sürekli açıklanması, adlandırılması ve bir ideale göre değerlendirilmesinde. Burada eklemekte fayda var, “dinlenmeyi seçebilmek” dediğimiz noktada konu her zaman yalnızca kişisel tercihlerimizden ibaret de değil. Ne zaman durabileceğimizi, telefonumuzu ne zaman sessize alabileceğimizi ve dinlenmeye ne kadar alan açabileceğimizi belirleyen koşullar da bu seçimi yönlendiriyor.
Dilediğimiz gibi dinlenmeyi bu yüzden yalnızca kişisel bir zaman yönetimi ya da zihin yapısı sorunu olarak ele alamayız. Tam da bu yüzden, nasıl ve ne zaman dinleneceğimizin sorumluluğunu bütünüyle bireyin üzerine bırakan her öneri eksik ve gerçeklikten kopuk kalıyor. Üstelik koşulların yarattığı bu güçlüğe bir de “doğru dinlenme” kalıpları geldiğinde, ihtiyaç ve hak olan şey birden yönetilmesi gereken kişisel bir projeye dönüşüyor.
Dinlenmeyi yalnızca bireysel tercihler üzerinden okuduğumuzda, koşulları görünmez kılıyoruz. Yalnızca koşullardan söz ettiğimizde ise, aynı sınırlar içinde bile herkesin aynı biçimde yorulmadığını ve aynı şeyle rahatlamadığını unutuyoruz. Kimi sessizliğe ihtiyaç duyuyor, kimi harekete; kimi yalnız kalınca toparlanıyor, kimi bir başkasının yanında soluklanıyor.
Kendimize ayırabileceğimiz alanı koşullar belirlerken, o alanın içinde neyin dinlendirici olduğu kişisel ihtiyaçlarla şekilleniyor. Dolayısıyla dinlenmenin tek bir doğru tarifinden söz etmek mümkün değil. Günün sonunda hayat; sürekli iyileştirilmesi, optimize edilmesi ya da ideal bir şablona uydurulması gereken bir mekanizma değil. Her yorgunluğu çözmek, her boşluğu anlamlandırmak, her molayı verimli kılmak zorunda değiliz.
Bazen durmak, bazen hareket etmek, bazen de neye ihtiyacımız olduğunu hemen bilmemek insan olmanın parçası. Dinlenmeyi öğrenilmesi gereken bir beceri olarak göreceksek eğer; özgün ihtiyaçlarımızı fark etmeyi ve kendi koşullarımızda bu ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımızı öğrenmekle başlayabiliriz.



