19 October 2026, Monday
Bir şarkının götürdüğü yere: Kimseler Beklemezken
Ekonomi

Bir şarkının götürdüğü yere: Kimseler Beklemezken

Ömer TURAN Derin, annesinin soğumuş elini yanağına götürdüğünde insanın içi burkuluyor. Morgun soğuğuna, söylenememiş son sözlere, bir daha duyulamayacak bir sesin özlemine ortak oluyoruz. Anne dediğimiz, biraz da bizi...

Ömer TURAN Derin, annesinin soğumuş elini yanağına götürdüğünde insanın içi burkuluyor. Morgun soğuğuna, söylenememiş son sözlere, bir daha duyulamayacak bir sesin özlemine ortak oluyoruz. Anne dediğimiz, biraz da bizi dünyada bekleyen o tanıdık ses.

O ses çekilince eve dönüşün bile anlamı değişiyor.  Abdullah Aren Çelik’in Everest Yayınları’ndan çıkan romanı Kimseler Beklemezken, daha ilk sayfalarda okurunu böyle bir yakınlığa çağırıyor. Derin’in yanında yürümeye, bazen onunla durmaya, ne söyleyeceğimizi bilemediğimiz anlarda da elini tutmaya…  Acıya nasıl dayanılır, birine yeniden nasıl güvenilir; bu soruların yanıtını Derin’le birlikte arıyoruz. Yağmurun altında yürüyen genç kadını okurken, ıslanan bir yanımız da oluyor bizim… KÜÇÜCÜK AYRINTILAR Annesi Aylin’le neredeyse birlikte büyümüştür Derin.

Aralarında didişmeler de vardır, birbirlerini söze gerek duymadan anladıkları zamanlar da… Annenin kızının gamzelerini sevmesi gibi küçücük ayrıntılarda buluyor Çelik bu bağın sıcaklığını. Okurken kendi annesinin bir sözünü, elinin dokunuşunu anımsıyor insan. Aslında sevdiklerimizi biraz da böyle taşımıyor muyuz içimizde?

Bir şarkının beklenmedik yerinde, yağmurlu havada oturduğumuz bir bankta, ağzımızdan onlarınki gibi çıkan bir cümlede… Derin’in annesine gitgide benzediğini fark ettiği anlar bu yüzden dokunaklı. Gidenin ardından bakarken onun bizde kalan yanlarını da görüyoruz. Birlikte geçirilen zaman, küçük alışkanlıklara tutunup sürdürüyor yolculuğunu… Gazetecidir Derin; devletle suç örgütleri arasındaki ilişkilere uzanan haberi yüzünden baskı görür.

Gazetede beklediği desteği bulamaz, evi dağıtılır, takip edilir. Annesinin ölümüne bütün bunlar eklenince ne yana döneceğini şaşırır. Sözgelimi bir telefon konuşmasının ortasında haberini savunurken, içinde annesinin son bakışı vardır onun.

Çelik’in anlatımındaki insanca yakınlık burada duyuluyor:  BEKLENEN KAPI Cesaretin yorulabileceğini, doğruları savunan birinin de korunmaya gereksinim duyabileceğini anlıyoruz. Derin’i kendimize yakın bulmamızın bir nedeni de bu. Korkusuyla, öfkesiyle, bir an önce uzaklaşma isteğiyle tanıyoruz onu… Yine de dürüstlüğünden vazgeçmeye gönlü razı gelmiyor.

O kararlılık, okurun içine de küçük bir güç bırakıyor. Sonra anneden kalan eşyaların arasından bir kartpostal, yarım bir fotoğraf çıkıyor. Artvin’deki bir yazarevine uzanıyor adres.

Babasını tanımadan büyüyen Derin için belki de yıllardır beklenen kapıdır bu. Onunla fotoğrafa biraz daha yakından bakıyoruz biz de.  Bir el, bir yüzük, kesilmiş bir görüntü…  Bir insanın bütün geçmişi, küçücük bir kâğıdın kenarına sığar mı? Çelik, merakımızı böyle sade ayrıntılarla besliyor.

Her yeni bilgi, Derin’in içindeki umutla buluşuyor. Soru sormakla yanıtından ürkmek arasındaki o tanıdık duyguyu da duyuyoruz böylece. Gelgelelim öğrenme isteği daha güçlü.

Yol uzadıkça biz de onun bir yakınını arıyormuşcasına okumayı sürdürüyoruz. EV SICAKLIĞI YAYILIYOR Artvin’in yağmuru, dağları, karla değişen renkleri karşılıyor ardından bizi. Yazarevinde soba yanıyor, kestane kokusu dolaşıyor odalarda.

Sofra kuruluyor, çay demleniyor; yol yorgunluğuna iyi gelen o ev sıcaklığı yayılıyor sayfalara. Çelik’in doğaya bakışında, insanın acısını duyan bir incelik var. Dışarıya bakarken kendi içine de bakıyor kişiler… Karşılarındaki dağ değişmese bile onu gördükleri yer değişiyor duygularıyla birlikte.

Derin’in burada biraz olsun soluklanışını okurken biz de biraz yavaşlıyoruz.  Üstelik bu sıcak ev, sakladığı sorularla merakımızı sürekli canlı tutuyor. Bir odanın tanıdık kokusuyla bahçedeki kilitli kapının uyandırdığı merak, aynı sayfalarda buluşuyor. Ayten Hanım’ın Derin’e yaklaşımında insanın yüreğini ısıtan bir şey var.

Kapısına gelen genç kadının üşüdüğünü görüp ona giysi buluyor, yemek hazırlıyor, oturacak bir yer açıyor. Birini anlamanın yolu bazen ona önce sıcak bir çay vermekten geçiyor demek.  Ümran’ın dostluğu da aynı sıcaklığın başka bir yüzü…  Arkadaşının ağlamasına izin veriyor telefonda; toparlanmasını bekliyor, sonra konuşuyor onunla. Düşünsenize, herkesin açıklama beklediği bir günde, konuşmadan da anlaşılabildiğiniz birini… Çelik, bu kadınların arasındaki bağı gündelik yakınlığıyla anlatıyor.

Kaygılanmanın, sitem etmenin, yeniden aramanın içindeki sevgiyi duyuruyor bize. Derin’in çevresinde böyle insanlar bulunmasına seviniyoruz okurken; birinin onu merak ettiğini bilmek iyi geliyor. Onur’la karşılaşmasıysa başka bir pencere açıyor Derin’in önünde.

Kendi evliliğinde yorulmuş, yazacağı cümlelerden uzak düşmüş bir yazardır Onur. O da yazarevine gelmiştir yaşadığı şehirden… İkisi de bir başkasının yanında soluk alabilmenin özlemini taşıyor. Konuştukça kısalıyor aralarındaki mesafe; birbirlerine duydukları yakınlık, küçük davranışlarda beliriyor.

Bir fincan kakao hazırlamakta, üşüyen elleri avuçların arasına almakta, birinin yanında kalmak istemekte… Bu ayrıntılarla sevdiriyor Çelik kişilerini. Öte yandan Onur’un kızı Ada’nın varlığı, yakınlıklarının içine sorumluluğun sıcak ama ağır sesini de taşıyor. Derin’in çocuğu düşünmesi, kendi eksikliğini onun geleceğiyle birlikte tartması, sevgisinin ne kadar özenli bir yerden geldiğini gösteriyor bize… Yazarevinin sahibi Reşat Bey’in çevresinde biriken sorular, romanın merakını daha da çoğaltıyor.

Anlattığı anılar, çevirdiği kitaplar, yaptığı heykel, sakladığı eşyalar…  Onu dinlerken her ayrıntıyı bir kenara koymak geliyor içimizden. Çelik, geçmişin tek bir anlatımla tamamlanamayacağını hissettiriyor bu yolla… Başkasını tanımak da kendi geçmişimizi anlamak da sabır istiyor. Derin’in her yeni bilgide değişen duygularına eşlik ederken, kendimize ait anılara da dönüyoruz.

Kimi soruları neden ertelediğimizi, sevdiğimiz birine söyleyemediğimiz sözleri düşünüyoruz. Romanın okurla kurduğu yakınlığın güzel yanlarından biri bu:  Derin’in arayışına katılırken kendi içimizde bekleyen sorulara da usulca dokunuyoruz. Sofralarda açılan konuşmalar, kişilerin birbirini tanıdığı, kendilerinden bir şeyler paylaştığı buluşmalara dönüşüyor.

Yazın, siyaset, aşk, yaşlanmak, özlem; konuşulan her şey onların birbirine yaklaşma çabasına katılıyor. Girişte duyduğumuz acımasız sesin ilerleyen sayfalarda nereye bağlanacağını merak ederken bu insanca konuşmalarla da oyalanıyoruz. Çelik, okuma isteğini sürükleyici olaylarla besliyor; kişilerin iç dünyalarına açtığı pencerelerle de yakınlığımızı büyütüyor.

Bu nedenle bir sonraki sayfaya geçme isteğimiz, Derin’e ne olacağını öğrenmenin ötesine uzanıyor. Onun biraz olsun rahatladığını görmek istiyoruz. Bir gülümsemesinde seviniyor, yüzündeki kaygı geri dönünce yanına gidip oturmak istiyoruz yeniden… Okurla bir roman kişisi arasında bundan güzel bir bağ düşünemiyorum.

İÇİMİZİ ÜRPERTEN GECE “Yolun Sonu” ile “Derin Gerçekler” birbirine kavuştuğunda dönüp ilk sayfalara yeniden bakmak istiyoruz. Girişte içimizi ürperten o gece, Derin’in eline geçen dosyayla birlikte onun geçmişine uzanıyor. Önce uzaktan izlediğimiz acı, artık yüzünü tanıdığımız genç kadının çocukluğuna dokunuyor.

Birbirinden ayrı duran iki fotoğraf parçasını yan yana getirmek gibi bu; eksik olan tamamlanırken içimizde de bir yer sızlıyor. Çelik, birbirini tamamlayan bu iki bölümle merakımıza insanı anlama isteğini de katıyor. Öğreneceklerimizden ürksek de Derin’i orada bırakmaya gönlümüz razı gelmiyor.

Elindeki kâğıtları onunla tutuyoruz sanki; her satırda, yıllardır babasını arayan bir çocuğun bekleyişini de duyarak… Gazete kupürleriyle aile hatıralarının yan yana gelişi de romanın etkisini derinleştiriyor. Bir haberin ardında, büyürken babasının elini tutamamış bir çocuk bulunabileceğini anımsıyoruz. Ülkenin geçmişi dediğimiz şey evlerde, sofralarda, eksik fotoğraflarda sürüyor varlığını.

Çelik, toplumsal acıya insanın yakınından bakıyor. Böylece büyük olayların geride bıraktığı küçük, gündelik eksiklikleri duyabiliyoruz. Kapıda beklenmiş bir akşamı, sorulamamış bir soruyu, bir çocuğun kendisine anlatılanlara inanışını…  Derin’in gazeteciliğiyle babasını arayışı birbirine değdikçe, doğruyu öğrenme isteğinin ne kadar insanca bir gereksinim olduğunu görüyoruz.

Anlamak istiyor insan; sevdiklerini, kendisini, içine doğduğu dünyayı. Bu isteğe gösterdiği özenle okurunu da arayışına ortak ediyor roman. CEM KARACA VE BEKLE BENİ Cem Karaca’nın seslendirdiği Bekle Beni, anneyle kızın arasından geçip romanın adına ulaşıyor.

Kimseler Beklemezken derken kulağımızda o şarkı, gözümüzün önünde Derin’in yüzü var artık. Beklenen bir baba, geri gelmeyecek bir anne, güvenle bakılmak istenen bir yarın…  Hepsi birbirine dokunuyor. Romanı kapattığımda en çok bunu düşünüyorum: İnsan, bunca kırgınlığın içinden geçerken bile birine yaklaşmak, bir elin sıcaklığına inanmak istiyor.

Çelik, o isteği duyan bir yerden yazıyor.  Bu yüzden Derin’i son sayfada bırakmak kolay gelmiyor bana. Çünkü sınıra doğru yürüyor Onur’la. Yolları açık olsun istiyorum; gittiği yerde kapılarını sevgiyle çalanlar, onları içtenlikle dinleyenler, dönüşlerini bekleyenler bulunsun…

İlgili Haberler