Gündem

Barışı konuşmaya devam

Barışı konuşmak her zaman barışa en uzak tutumlarla ithamları, yaftaları, suçlanmayı ve dolayısıyla bir ayrımcılığı da beraberinde getirdi. Bir süredir özneler değişse de tutumlar el değiştirmiş görünüyor. Barış...

0 okuma

Barışı konuşmak her zaman barışa en uzak tutumlarla ithamları, yaftaları, suçlanmayı ve dolayısıyla bir ayrımcılığı da beraberinde getirdi. Bir süredir özneler değişse de tutumlar el değiştirmiş görünüyor. Barış isteyenleri düşmanlaştıranlar bu kez başka ama yaklaşımlar benzer.

Bunu bugün barış müzakeresini yürüten iktidar başardı. “Ya içindesinizdir çemberin ya da dışında.” Ya siyahçısınızdır ya beyazcı. Ya makbulsünüzdür ya sakıncalı.

Ya uslusunuzdur ve size tanımlanan barışı yüksek sesle, ne olursa olsun savunmalısınız ya da inkârcı, çıkarcı, oyunbozan, inanılmaz ama Cumhuriyet düşmanı, en iyimser tarifiyle de hayalperestlikle suçlanırsınız. Dün “teröristtiniz”, bugün hain olursunuz. Çemberin kendisi olmak; barışı önce hakkıyla kurmak, sonra sürdürebilmek için barışı kuşatan koruyucu bir çember olmak neden mümkün olmasın oysa?

Barışı konuşmaktan vazgeçemeyiz. Silahların susması yetmez; hukuksuzluk da susmalı. Cumhuriyetimiz çoktandır bir kelime.

Demokrasi de öyle. Fiilen bize yaşatılan rejim tüm baskılarını toplumun farklı kesimlerine farklı yöntemlerle hissettiriyor. Bırakın bir günü, barışa inanabileceğimiz bir anı hissetmemiz bile mümkün değil.

Böyleyken başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Yapıcı olmak adına yanlışı göstermek isteyen, fikrini söyleyen herkes barış karşıtı ilan ediliyor. Evet, bunu da bu iktidar başardı. TBMM’de kurulan Komisyon, bütün eksiklerine rağmen meselenin yeniden Meclis zemininde konuşulması bakımından önemliydi.

CHP bu komisyona katıldı; ancak Kasım 2025’te İmralı’ya gönderilen heyette yer almadı. Gerekçesi, demokratikleşme yönünde atılması gereken en temel adımlar dahi atılmamışken İmralı ziyaretindeki ısrarın çözüm iradesine nasıl katkı sağlayacağının açıklığa kavuşmaması olarak dile getirildi. Ben bu kararı eleştirenlerdendim.

TBMM’de daha önce sağlanmayan geniş katılım sağlanmışken onayıyla/şerhiyle tüm süreçlere tanıklık ve söz hakkını anlamlı, ayrıca tarihsel olarak da önemli buluyordum çünkü. Aylar süren komisyon çalışmalarının ardından, kamuoyundaki adıyla çerçeve yasa, TBMM Genel Kurulunda geniş bir çoğunlukla kabul edildi. CHP de yasaya destek verdi.

Sol ve sosyalist muhalefetin önemli bir bölümünün yaklaşımı da bütünüyle reddetmek yerine, eksiklerini açıkça söyleyerek silahların devreden çıkmasına imkân verecek hukuki bir adımı desteklemek yönündeydi. Ancak temel itiraz ortaktı: Silahsızlanmanın hukuki çerçevesi kurulurken Kürt meselesinin demokratik çözümünü sağlayacak eşit yurttaşlık, temel hak ve özgürlükler, siyasi tutuklular, kayyım uygulamaları ve demokratikleşme başlıkları ertelenemezdi. Benim için de mesele tam burada başlıyor.

Bu yasa için geniş katılımlı bir komisyon kurulması, Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir yaşadığı çatışmalı dönemin sona erdirilmesi yolunda önemli bir eşikti. Silahların tümüyle devreden çıkmasına, ölümlerin son bulmasına ve demokratik siyasetin alanının genişlemesine hizmet edecek her toplumsal ve yasal adımı değerli buluyorum. Ancak çerçeve yasa Kürt meselesinin çözümünün kendisi değil; kalıcı ve demokratik bir çözüme açılabilecek hukuki bir başlangıç olabilir ancak.

Bu başlangıcın barışa dönüşebilmesi, silahların susmasının ardından hukuksuzluğun da susmasına ve barışın bütün yurttaşları kapsayan bozulmaz bir tanımının anayasal güvence altına alınmasına bağlıdır. Geriye dönük olarak bir yüzleşme ve adalet mekanizmasını da açık şekilde içermelidir. Oysa yasa, dile getirilen endişe ve eleştirilerin büyük bölümünü haklı çıkaracak biçimde konuşulması gerekenleri eksik bırakarak, atılması gereken adımları büyük ölçüde tek tarafa yükleyerek ve komisyon çalışmalarında öne çıkan demokratikleşme taleplerinin önemli bölümünü düzenlemeye taşımadan tamamlandı.

Konu kapandı deyip kaldığımız yere geri mi döneceğiz şimdi? Yeni bir anayasa hazırlığı gündemdeyken köşemize çekilip seyirci mi kalacağız? Barışı konuşmaktan, barış için kararlılıkla ve barışın hak ettiği dilden konuşmaktan vaz mı geçeceğiz?

Sivas Katliamı davasında yıllardır sürdürdüğümüz adalet mücadelesi ve sonunda başvurmak zorunda kaldığımız AİHM süreci bize bir kez daha gösterdi ki bir ülkede hukuk geciktiğinde, sorumlular korunup cezasızlık kalıcılaştırıldığında acı geçmişte kalmaz. Kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal bir yaraya dönüşür. Sivas Katliamı ile Kürt meselesinin tarihsel ve siyasal özgüllükleri elbette farklı.

Ancak Sivas’tan Roboski’ye, faili meçhullerden çatışmalı dönemin ağır hak ihlallerine uzanan adalet arayışları; devletin bütün yurttaşlarını eşit biçimde koruyamadığı, hakikati ortaya çıkaramadığı ve etkili bir hukuk düzeni kuramadığı yerde kesişiyor. Çağrıcılarından biri olduğum İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’na, Sivas Katliamı davasının AİHM sürecine ilişkin çalışmalar nedeniyle katılamamıştım. Oysa aynı günlerde yürüttüğüm görüşmeler konferansın temel sorusuyla doğrudan bağlantılıydı: Cumhuriyetin kazanımlarının yanında tamamlanamamış, eksik bırakılmış yönlerini, kuruluş hatalarını konuşmadan demokratikleşme mümkün olabilir mi?

Sağ eğilimler benimsendikçe, dini hassasiyetler laiklik ilkesini aşındırdıkça, topluma devrimleri anlatmadıkça, hatta devrimlerin yaratacağı farkı yaşatmadıkça, bunun yerine zümreler yarattıkça derinleşen sorunlar; geçmişin ağır hak ihlalleriyle yüzleşmeden, adaleti, barışı ve eşit yurttaşlığı birlikte kurmadan aşılabilir mi? Eğitim politikalarının yetersizliğiyle derinleşen kültürsüzlük; sosyolojik, tarihsel ve olgusal gerçeklerin tarihe iktidarın arzu ettiği şekilde yansıtılmasıyla ortaya çıkan kavrayış uzaklığı, ayrımcılıkla körüklenen taraftarlık hâli irdelenmeden doğru adımlar atılabilir mi? Bugün bu sorulara verilecek yanıt, çerçeve yasanın sınırlarını da belirliyor.

Süreç şeffaf, hesap verebilir, Meclis merkezli, yargısal ve toplumsal denetime açık yürütülmeli; aynı anlayış eyleme ve yönetim adımlarına da yansıtılmalıdır. Yoksa çoktandır ülkemizin yasalarla ya da hukukla yönetilmediğini söylemeye gerek var mı? Muhalefetin, demokratik toplum örgütlerinin, hukuk ve insan hakları çevrelerinin, mağdurların ve bütün toplumsal kesimlerin söz ve denetim hakkı güvence altına alınmalı.

Barış adına yeni cezasızlık alanları yaratılmamalı; geçmişin ağır hak ihlalleri hakikat, adalet ve onarım temelinde ele alınmalı. Kalıcı çözüm; eşit yurttaşlığı, demokratik siyaseti, yerel demokrasiyi, kültürel ve dilsel hakları, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kapsamak zorunda. Seçilmişlerin yerine kayyum atanırken, siyasal düşünceler suç sayılırken, AYM ve AİHM kararları uygulanmazken, ayrımcılık ve cezasızlık -sürecin içinde daha çok başka halklara yönelmiş biçimde- sürerken barışın toplumsallaşması ne yazık ki mümkün değil ne yazık ki!

Biz, barış uğruna konuşan, emek verenler ne kadar istesek de aksini savunamayız. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında birlikte yaşam, farklılıkları yok sayan bir birlik anlayışıyla kurulamaz. Kürtlerin kimliğini ve dilini, Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini, bütün inançların, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin haklarını güvence altına alan çoğulcu, laik ve demokratik bir Cumhuriyet hedeflenmeli.

Çerçeve yasa buna bir kapı açabilirdi. O kapıdan geçerek barışa ulaşmak ise demokratikleşmeyi ertelememeyi, hukukun üstünlüğünü herkes için işletmeyi ve geçmişle yüzleşmeyi gerektirir. Bu hâliyle yasa bize bunu vermedi.

Barış, adaletten vazgeçmek değildir. Barış, herkes için adaleti mümkün kılacak demokratik düzeni kurma iradesidir. Cumhuriyetin demokratik dönüşümü silahların susmasıyla başlayabilir; hukuksuzluğun, cezasızlığın ve eşitsizliğin de sona ermesiyle kalıcılaşabilir.

Bu anlamda kapsayıcılık ve sürdürülebilirlik, kanımca üzerinde en fazla durulması gereken yer. Cumhuriyetin bir kadın devrimi olduğunu yadsıyamayız. Ancak Cumhuriyetimizle birlikte çağının çok ötesinde öncü haklar elde eden kadının temsili de bu hakların korunması da ne yazık ki mümkün olmadı.

Gün gün, yıl yıl daha fazla toplum dışına itilen kadınlar bugün hak mücadelesinden önce hayatta kalma mücadelesiyle sınanıyor. Savaşların, çatışmaların ve şiddet kültürünün merkezinde hep en çok kadınlar var. O nedenledir ki direnişin de öncüleri hep kadınlar.

Gerçek bir barışı kurabileceğimize olan inancımızla biz kadınlar bir araya gelerek bir kez daha sesimizi duyurmaya, olması gerekeni konuşmaya ve olana kadar ısrar etmeye varız. Bu nedenle 80 kadın, 31 Ekim ve 1 Kasım tarihlerinde Ankara’da gerçekleştireceğimiz Barış ve Demokrasi Konferansı için bir araya geldik; birlikte konferansın çağrısı ve “geleceği konuşmak” için bir ön çalışma gerçekleştirdik. Sesleniyoruz: Kimseyi geride bırakmayan bir ortak yaşamı savunuyoruz.

Ülkemizin en temel yaralarından biri olan, kırk yılı aşkın süredir çatışma ve ağır acılarla iç içe geçmiş Kürt sorununun çözümü için atılacak adımların yalnızca silahları susturmasını değil, yaşanan bütün acılarla yüzleşmenin öğreticiliğini taşımasını istiyoruz. Bu sürecin, yalnızca bir sorunun çözümüne değil, emsal bir kapsayıcılıkla bütün yurttaşların haklarını kapsayan demokratikleşmenin kaldıracına dönüşmesini istiyoruz. Çünkü barış bize tarif edilip içine girmemiz istenen bir çember değil.

Barış, hep birlikte kuracağımız çemberin kendisi olmalı. Ve biz barışı konuşmayı, savunmayı sürdüreceğiz.

İlgili Haberler