Aşk Dediğimiz Şey
Büyük halk ozanı Neşet Ertaş’ın gönüllere kazınan bu kelamı, insanın bu dünyadaki yürüyüşünü anlatır. Aşksızatılan her adım, toprağın üzerinde beyhude geçen bir ömürden ibarettir. İnsan, kalbine ilahi bir kıvılcım...
Büyük halk ozanı Neşet Ertaş’ın gönüllere kazınan bu kelamı, insanın bu dünyadaki yürüyüşünü anlatır. Aşksızatılan her adım, toprağın üzerinde beyhude geçen bir ömürden ibarettir. İnsan, kalbine ilahi bir kıvılcım düşmediği müddetçe ne kadar yaşarsa yaşasın, varlığın hakikatine dokunamadan geçip gitmeye mahkûmdur.
Tasavvuf ehlinin gönülden gönüle aktardığı “Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim...” sözü de bize yaradılışın özünde aşkın olduğunu hatırlatır. Bu kâinat, rastgele bir araya gelmiş alelade varlıklardan ibaret değildir. Her zerresinde sevginin, şefkatin ve merhametin izlerini görmek mümkündür.
Rabbimizin mahlukata olan bakışı da merhamet ve ihsan üzerinedir. Ancak bizler, dünyalık kaygılar ve nefsin dar kalıpları arasında sıkışıp kaldıkça bu hakikati kaçırıyoruz. Aşkı sadece iki insan arasındaki geçici bir tutku sanıyoruz.
Oysa nefs sahip olmak ister; hakiki aşk ise yaşatmayı, paylaşmayı ve bir olmayı öğretir. İşte tam bu noktada büyüklerin miras bıraktığı irfan devreye girer. Tasavvuf ehli Abdurrahim Reyhan Efendi’nin de sıkça işaret ettiği gibi, hakiki aşk hayatın içinde kendini gösteren bir güzelliktir.
Aşkın en berrak tecellisi, “halk içinde Hak ile olmak” düsturunda gizlidir. İnsanların arasında yaşarken kalbini Hakk’a çevirmek, elinden geldiğince iyilik yapmak, kimseyi incitmemeye çalışmak ve yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmektir. Yüzü Hakk’a dönük olanın eli, ayağı ve kalbi halkın hizmetindedir.
Her cana kıymet vermek ve tek bir gönlü dahi kırmaktan sakınmak, ilahi aşkın gündelik hayattaki yansımasıdır. Gönül gözüyle görmek de aşkın bir hâlidir. İnsan aşkla yürüdüğünde, sadece basıp geçtiği toprağı değil; yolun kenarındaki her bir çiçeğin açışındaki mucizeyi de fark eder.
Dünyaya bakıp geçmez; gördüğü her canlının ardındaki hikmeti sezmeye başlar. Bir çiçeğe su verirken, bir yetimin başını okşarken ya da sokaktaki bir canlıya merhamet ederken gösterdiğimiz o ince hassasiyet, aslında Yaradan’ın o zerredeki imzasını fark etme sanatıdır. Bazen küçücük bir iyilik, insanın gönlünde büyük kapılar açar.
İnsanın gerçek hâli, eline güç ve yetki geçtiğinde de belli olur. Çünkü makam da mevki de birer emanettir. Rabbinden sakınan insan kul hakkından çekinir; kimsenin görmediği yerde de adaletten ayrılmaz.
Bu yalnızca idareciler için değil, hepimiz için geçerlidir. Evimizde, işimizde, sokağımızda... Bize emanet edilen her şeyde aşkın imtihanı başlar.
Dünyanın ve ahiretin asıl gerçeği şudur ki; bu âlem bir imtihan dünyası ve bizler de birer yolcuyuz. Yanımızda götürebileceğimiz tek hakiki sermaye, kalbimizde biriktirdiğimiz sevgiden ibarettir. Gençlerimize ve geleceğimize bırakacağımız en büyük miras, tapu senetleri yahut fani dünya mülkleri değil; aşkla yoğrulmuş bir karakter, edep ve mahlukata hürmet eden bir gönül genişliğidir.
Çünkü insanın gönlünde sevgi varsa, eli de dili de ondan önce onu anlatır. Sevdiğine zarar vermez, değer verdiğini incitmez. Kendisine hayat veren anne ve babasından başlayarak büyüklerine hürmet gösterir, küçüğüne şefkatle yaklaşır.
Kendisine emanet edilen bir canı korur. Aşkı nefsin dar çemberinden çıkarıp bir yaşam ahlakına dönüştürebildiğimiz gün, hem kendi ruhumuzun prangalarından kurtulacak hem de etrafımıza ışık saçacağız. Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel miras budur: İncitmekten sakınan, hürmeti ve merhameti eksik etmeyen bir gönül.
Unutmayalım ki, bu dünyadan bir ceset gibi geçip gitmek de var... Aşkla yürüyüp arkasında iz, gönüllerde güzel bir dua bırakmak da...



