17 October 2026, Saturday
Anna Karenina’yı yalnızca bir aşk romanı sananlar, romanın en tehlikeli tarafını ıskalar.
Ekonomi

Anna Karenina’yı yalnızca bir aşk romanı sananlar, romanın en tehlikeli tarafını ıskalar.

Çünkü Anna’nın hikayesi“bir kadın aşık oldu ve öldü” kadar basit değildir. Anna, bir kadının aşka yenilmesinin değil, bir insanın kendisine ait olmayan bir hayatın içinde yavaş yavaş boğulmasının hikayesidir. Tolstoy...

Çünkü Anna’nın hikayesi“bir kadın aşık oldu ve öldü” kadar basit değildir. Anna, bir kadının aşka yenilmesinin değil, bir insanın kendisine ait olmayan bir hayatın içinde yavaş yavaş boğulmasının hikayesidir. Tolstoy daha ilk sayfalarda bize evliliğin çatladığı bir ev gösterir.

Oblonski ailesinin düzeni bozulmuştur. Ama kimse henüz hayatını değiştirmemiştir. Çünkü toplumların en tuhaf özelliği şudur: Ahlaki düzen bozulabilir, yeter ki görüntü bozulmasın.Anna’nın yaşadığı dünya da tam olarak budur.

Fakat bunu uygun bir kıyafet, uygun bir salon, uygun bir nezaket ve uygun bir sessizlik içinde yaptığınız sürece toplum sizi idare eder. Toplumun asıl korktuğu şey günah değildir. Anna’nın trajedisi biraz da burada başlar.

Vronski’ye duyduğu aşkı saklamayı beceremez. Ve toplum, gizlice işlenen ahlaksızlığı affederken açıkça yaşanan tutkuyu affetmez. Çünkü Anna yalnızca “başka bir adamı seven kadın” değildi.

O, kendisine biçilen rolü sorgulamaya başlamış kadındı. Fakat bir noktada şunu sormaya başladı: “Peki ben neredeyim?” İşte toplumların tahammül etmekte en çok zorlandığı soru budur. Ama kim olduğunu sormana izin vermez.

Anna’nın evliliğinde Karenin vardır. Çünkü kötülüğü kolayca teşhis edemezsiniz. Toplumun istediği türden bir kocadır.

İnsan bazen kötü bir adamın yanında değil, iyi bir adamın yanında yalnız kalabilir. Ve bu yalnızlık dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz. İşte modern yalnızlığın en acı biçimi budur: Her şeyin varken kendinin olmaması.

Fakat burada da romanın kolay bir aşk hikayesine dönüşmesine izin vermemek gerekir. Çünkü Vronski, Anna’nın kurtarıcısı değildir. O da insandır.

O da arzularının, tutkularının ve egosunun içinde yaşayan bir insandır. Anna’nın Vronski’de aradığı şey ise yalnızca bir erkek değildir.Kendisine yeniden canlı olduğunu hissettirecek bir hayat ihtimalidir. Çünkü bazen insan birine aşık olduğunu zanneder.

Aslında kendi içinde ölmüş bir tarafını yeniden yaşatmaya aşık olmuştur. Sonra aşk, hayatın kendisiyle karşılaşır.Ve aşkın en büyük düşmanı başka bir insan değildir. Anna’nın asıl trajedisi Vronski’yle tanışması değil.

Kendisiyle tanışmasıdır. Çünkü insan kendisini gerçekten görmeye başladığında eski hayatına aynı rahatlıkla dönemez. Bir kez “Ben böyle yaşamak istemiyorum,” dedikten sonra eski düzen insanın üzerine dar gelmeye başlar.

Vronski’ye olan aşkı ise zamanla özgürlük olmaktan çıkıp korkunun kaynağına dönüşür. Çünkü kaybetme korkusu, aşkın içine sızdığında aşkın kendisini zehirleyebilir. Burada Tolstoy’un asıl ustalığı ortaya çıkar.

Anna’yı bir “mağdur kadın” olarak kutsamaz. Ama onu bir “ahlaksız kadın” olarak da mahkum etmez. Onu insan bırakır.

Ve tam da bu yüzden Anna hala yaşar. Çünkü kusursuz karakterler bize bir şey öğretmez. Anna hem anne olmak ister hem özgür.

Hem Vronski’yi ister hem onun sevgisinden korkar. Hem toplumdan kopmak ister hem toplumun kendisini kabul etmesini bekler. İnsan dediğimiz zaten bundan ibaret değil midir?

Aynı anda birbirine zıt şeyleri istemek. Bugün Anna Karenina’nın trene doğru yürüdüğü yerde başka trenler var. Bugünün kadını belki toplum tarafından fiziksel olarak Anna kadar dışlanmıyor.

Bugün de kadınlardan çelişkili şeyler bekleniyor. Ama geçmişinin hesabını herkese ver. Anna’nın döneminde toplum kadını salonlarda yargılıyordu.

Anna Karenina’nın bize bıraktığı en ağır soru belki de şuydu: Bir insan kendi hayatının sahibi olmak istediğinde bunun bedeli ne kadar ağır olabilir? Anna’nın trajedisi, yalnızca aşkın trajedisi değildir. Bir kadının “Ben de varım” demesinin trajedisidir.

Ama roman burada romantik bir özgürlük masalı anlatmaz. Çünkü özgürlük de bedelsiz değildir. Kendini seçmek bazen herkesi kaybetmek demektir.

Kendini seçtiğinde, kendinle baş başa kalabilecek misin? Anna da kendi içindeki uçurumu kapatamaz. Sonunda tren gelir.

Ama o tren yalnızca Anna’nın hayatını bitirmez. Roman boyunca kurulan bütün bir dünyanın da üzerine gelir. Anna Karenina bugün yaşasaydı belki trenden önce telefonuna bakardı.

Kaç kişi onun içindeki yalnızlığı görmüş? Belki yine aynı gerçekle karşılaşırdı: İnsanların çoğu hayatımızı görür, içimizdeki savaşı değil. Bir insanın kendisine ait bir hayat kurma isteğinin, kendisini o hayata taşıyacak içsel zemini bulamaması yüzünden de çöktü.

İnsan bazen başkasından kaçarken kendisine yakalanır. Aşka sığınırken kendi boşluğuyla karşılaşır. Özgürlük isterken kendi korkularıyla yüzleşir.

Bazen insanın asıl rakibi toplum değildir. Kendi içinde yıllarca susturduğu kişidir. Anna Karenina bu yüzden yalnızca bir roman kahramanı değildir.

O, içimizdeki “Ben böyle yaşamak istemiyorum” cümlesinin bedelini soran kadındır. Ve belki hala bir  tren istasyonunda duruyordur. “Ya sen?

Sen yaşadığın hayatın gerçekten sahibi misin?”

İlgili Haberler