26 September 2026, Saturday
Almanya'da aşırı sağın yükselişi
Gündem

Almanya'da aşırı sağın yükselişi

Nafiz ÖZBEK - Emekli Sendika I. Almanya’nın yakın siyasi tarihinde uzun yıllar "imkânsız" ya da "tabu" olarak görülen söylemler, bugün maalesef ana akım siyasetin merkezine yerleşmiş durumda. Ülkenin en köklü demokratik...

Nafiz ÖZBEK - Emekli Sendika I. Almanya’nın yakın siyasi tarihinde uzun yıllar "imkânsız" ya da "tabu" olarak görülen söylemler, bugün maalesef ana akım siyasetin merkezine yerleşmiş durumda. Ülkenin en köklü demokratik reflekslerine ve tarihsel sorumluluk bilincine sahip olan Almanya’da, sağcı popülist ve radikal akımların, özellikle de Alternative für partisinin tırmanışı; yalnızca neofaşist bir partinin başarısı değil, derinleşen yapısal bir krizin ve toplumsal savrulmanın da göstergesidir.

Başta belirtmeliyiz ki, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, aşırı milliyetçilik, askerileşme, militarist veya radikal dinci akımlar büyük burjuvazinin etkisi ve katkısı olmadan düşünülemez. Burjuva evrensel boyutta solcular mülkümüze el koyacak düşüncesiyle ve güç kaybetme korkusuyla bencil hesaplar yaparak, ideolojik ve pratik kullanmaya çok elverişli dinci, milliyetçi, ırkçı, sağcı ve sığ kesimleri desteklemeyi tarihin hiçbir döneminde bırakmadılar. Şu anda da Almanya'da yükselen neofaşist akımlara da yine Elon Musk, Donald Trump, MAGA Hareketi, Putin gibi demokrasi düşmanı güçler; maddi, manevi, teknik, ideolojik destek veriyorlar.

Halkın belli kesimleri milliyetçiliğe ve göçmenler ile 'asalak' ilan edilenlere yönelik düşmanlıklara prim veriyorlar. Sağ popülistler ise böylece birbirinden tamamen farklı ve aslında özünde birbirine zıt sosyal çıkarları aynı kapta eritip kullanıyorlar. Ve çoğu insanın maalesef olayları derinlemesine inceleyecek dikkati veya analitik zekası yeterli değil.

Bunu büyük olasılıkla 6 Eylül'de Almanya'nın Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılacak olan seçimlerde göreceğiz: Tüm eksi ve artılarıyla demokratik partilerin oy oranı sürekli düşerken, sağcı AfD yüzde 40 üstünde oy alarak ilk kez neofaşist bir yönetim kurmayı başaracak gibi görünüyor. Tarihsel Nazi geçmişiyle yüzleşmek için yoğun çaba sarf eden, demokrasiyi koruma altına almış olan, kurumsal mekanizmaları iyi işleyen bir ülkede, faşizan ve ırkçı reflekslerin bu derece endişe verici seviyelere ulaşması, ekonomi, toplumsal psikoloji ve ülkede yaşayan milyonlarca yabancı ile farklı kültür, din ve etnik kökenli toplulukların ekseninde derin bir tartışmayı gerektiriyor. Kimi Alman sağcıların gündeme taşıdığı dışlama siyaseti, anti-İslam propagandaları, ırkçı davranışlar, hedeflediği yabancı gruplar üzerinde yine radikal reflekslere yol açmakta ve bu kesimi yoğun bir biçimde din tüccarlarının veya yoz milliyetçilerin kollarına itmektedir.

EKONOMİK KRİZ VE TÜKENEN ORTA SINIFIN ÖFKESİ Aşırı sağın kitleleri arkasından sürüklemesindeki en büyük katalizör, hiç kuşkusuz derinleşen ekonomik belirsizlikler. Bundan bir süre önce kaleme aldığımız makalede, kimi Alman şirketlerinin ve sermayedarlarının silahlanmaya yönelen üretimde işyerlerini nasıl yok etmeye çalıştığına da kısaca değinmiştik. Örneğin Alman otomobil sanayi başta olmak üzere diğer temel alanlarda da güncel işyeri kaybı sorunlarıyla karşı karşıya olunmaktadır.

Almanya ekonomisi ayrıca; yüksek enflasyon, enerji krizleri, sanayi üretimindeki yavaşlama ve küreselleşmenin getirdiği maliyetlerle sarsılırken, ülkenin omurgasını oluşturan orta sınıfı da hızla eritmektedir. Hayat pahalılığının artması, konut krizleri ve sosyal devlet kazanımlarının daralması, bireylerde "aşağı doğru sosyal kayma" korkusunu tetiklemektedir. Bu gelişmelerin içinde Sosyal ve Hristiyan gibi geleneksel eksendeki partilerin ekonomik sorunlara kalıcı çözümler üretememesi, seçmenleri radikal alternatiflere yönlendiren bir protesto psikolojisine itmektedir.

Aşırı sağ, ekonomik sıkıntıların faturasını kolaycı bir dille yabancılara ve göçmenlere keserek, krizdeki kitlelere sahte bir günah keçisi sunmaktadır. Toplumsal psikoloji açısından bakıldığında, Almanya'da hakim olan duygu hali aynı zamanda bir tür kronik güvensizlik ve kimlik erozyonudur. Küreselleşme, hızlı kültürel değişimler ve artan göç dalgaları, toplumun belirli kesimlerinde "kendi kültürünü ve aidiyetini kaybetme" korkusunu beslemektedir.

Bu korkular siyasete tahvil edilmekte, radikal akımlar, rasyonel politik tartışmalar yerine bilinçli olarak korku, nefret ve öfke iklimini körüklemektedir. Güvenlik kaygıları üzerinden beslenen bu psikoloji ve saldırmak için zaten fırsat arayan neofaşist yapılanmalar bireylerin rasyonel düşünme yetisini köreltmekte ve onları dışlayıcı milliyetçi söylemlere karşı daha savunmasız hale getirmektedir. II.

Eski Doğu Almanya eyaletlerinde federal sistemin getirdiği ekonomik eşitsizlikler, buradaki halkın önemli bir kesimi için kendini merkez siyaset tarafından dışlanmış hissetmesine yol açıyor. Bu yabancılaşma hissi, radikal milliyetçi söylemlerin bu bölgelerde rekor oylara ulaşmasının psikolojik altyapısını oluşturuyor. Oysa iki Almanya'nın birleşmesinden sonra Batı'dan Doğu'ya yaklaşık iki eurodan fazla yardım gitmiş, ve real sosyalizmde ilerlemeyi ıskalayan Doğu Almanya ekonomik ve sosyal bakımdan kökten yeniden yapılandırılmıştır.

İlginçtir ki, kapitalizmin idari merkezinde yasalarla düzenlenen ve işçi ve emekçilerin ücretlerinden "Dayanışma Katkısı" altında zorunlu olarak kesilen bu maddi destekte göçmenlerin katkısı da hayli büyüktür. Anlaşılan o ki, sosyal kuruluşlar, aşırı milliyetçilikle, ırkçılıkla ve yabancı düşmanlığıyla mücadele eden platformların faaliyetleri özellikle Doğu Almanya'da pek başarılı olamamıştır. Alman siyaseti ve devleti ne hikmetse bu alanlarda çok zaman çaresiz bir rol üstlenmektedir.

Almanya bağlamında asıl alarm çanları, sadece muhafazakar bir sağa kayış yaşanmasından ötürü değil; faşist, açıkça ırkçı ve etnik milliyetçi söylemlerin tabulaşarak normalleşmesinden dolayı çalıyor. Uzun yıllar toplumun ve hukuk dışına itilen bu ideolojiler, bugün dijital mecraların ve popülist siyasetin desteğiyle gündelik dilin olağan bir parçası haline gelmiştir. Tarihsel tabular kaybolmak üzeredir.

Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa ettiği "Hiçbir zaman bir daha asla" inancı ve söylemi, bugün aşırı sağcı aktörler tarafından sistematik olarak esnetilmekte ve tarihle yüzleşme kültürü bilinçli bir şekilde yozlaştırılmaktadır. Siyasi kurumların ve sivil toplumun ördüğü "güven duvarları" her ne kadar siyasi ittifak düzeyinde aşırı sağın önünü kesmeye çalışsa da, tabandaki bu radikalleşme dalgası sadece Almanya'nın değil, tüm Avrupa demokrasisinin geleceğini tehdit eden yapısal bir yaraya dönüşmektedir. Aşırı sağın ve ırkçı söylemlerin bu derece ivme kazanması, Almanya'da onlarca yıldır yaşayan, ülkenin ekonomik kalkınmasında büyük emeği olan milyonlarca göçmeni, yabancıyı - elbette Türk toplumunu da - doğrudan hedef almakta ve huzursuz etmektedir.

Bu tablo, azınlıklar açısından somut anlamlar taşımaktadır: Günlük yaşamda artan ayrımcılık ve korku iklimi devlete ve siyasete olan güveni sarsmakta, siyasi söylemlerin sertleşmesi ve radikalleşmesi, sokakta, iş yerinde, okullarda ve resmi kurumlarda yabancı düşmanlığınıve İslamofobinin normalleşmesine zemin hazırlamaktadır. İnsanlar, sokakta yürürken ya da çocuklarını okula gönderirken kendilerini daha güvensiz hissetmektedir. Önemli sorunlardan bir diğeri "ikinci sınıf vatandaş" algısıdır ki bu özellikle ikinci ve üçüncü nesil Türkleri bile doğdukları, büyüdükleri ve vergi verdikleri bu ülkede hâlâ "misafir" veya "entegre olmamış öteki" yaftasıyla karşı karşıya getirmektedir.

Aşırı sağın "geri gönderme" (Remigration) gibi aşırı planları, uzun süredir Almanya'yı vatan bilen milyonlarca insan için varoluşsal bir tehdit ve dışlanmışlık psikolojisi yaratmaktadır. Ve nihayet gelecek endişesi ve aidiyet krizi derinleşmektedir. Çocuklarının geleceğinden endişe duyan nitelikli göçmenler ve Türkiye kökenli gençler, Almanya'da kalıp kalmama konusunda tereddüt yaşamakta; hatta bir kısmı ülkeyi terk etmeyi ya da başka ülkelere göç etmeyi planlamaktadır.

Bu durum, toplumsal barışı ve entegrasyon süreçlerini en temelden zedeleyen bir olgudur. Almanya, liberal demokrasinin dayanıklılığını test eden tarihi ve tehlikeli bir yol ayrımından geçmektedir. Ekonomik krizlerin beslediği toplumsal öfke ile kimlik korkularının harmanlandığı bu zemin, faşizan ve ırkçı eğilimlerin önünü açarken; ülkenin kültürel zenginliğini ve huzurunu borçlu olduğu göçmenleri hedef tahtasına oturtmaktadır.

Bu yükseliş geçici bir öfke patlaması mı olarak kalacak, yoksa Alman demokrasisinin ve çok kültürlü toplum yapısının karakterini kalıcı olarak zehirleyecek mi? Bu sorunun yanıtı, ülkenin demokratik kurumlarının, aydınlarının ve sağduyulu vatandaşlarının vereceği kararlı mücadeleye bağlıdır.

İlgili Haberler