Ağlamaya bile vakti olmayan bir kadının hikâyesi: Taş ve Tüy
Gülşen İŞERİ Bir insanın anne olabilmesi için neye ihtiyacı vardır? Çocuğunu sevmesi yeterli midir? Yoksa bir ev, sigortalı bir iş, düzenli bir gelir ve devletin belirlediği koşulları yerine getirmesi mi gerekir? Peki,...
Gülşen İŞERİ Bir insanın anne olabilmesi için neye ihtiyacı vardır? Çocuğunu sevmesi yeterli midir? Yoksa bir ev, sigortalı bir iş, düzenli bir gelir ve devletin belirlediği koşulları yerine getirmesi mi gerekir?
Peki, bütün bunlardan yoksun bırakılmış bir kadın, anneliğini nasıl kanıtlar? Daha da önemlisi, insanın en temel haklarının ekonomik koşullara bağlandığı bir düzende, suçlu kimdir? 63.
Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda yer alan Taş ve Tüy, tam da bu soruların peşinden gidiyor. Ragıp Türk'ün yönettiği film, Türkiye'deki ilk gösteriminde seyirciyi yalnızca bir kadının hayat mücadelesiyle değil, o mücadeleyi neredeyse imkânsız hâle getiren toplumsal düzenle de yüzleştiriyor. Melda Tuzluca, Özgür Meriç, Duygu Aktoprak, Onur Gözeten, Tuğba Kürükoğlu ve Emrah Özdemir'in rol aldığı film; yoksulluğu, barınma sorununu, şiddeti ve suç kavramını aynı hikâyenin içinde buluşturuyor.
Ama bütün bu meselelerin merkezinde bir kadın var: Nazire. Nazire'nin ağlamaya bile vakti yok. Cezaevinden çıkmış, çocuğuna yeniden kavuşmaya çalışan, bir yandan hayatını kurmaya uğraşırken diğer yandan sistemin önüne çıkardığı engellerle mücadele eden bir kadın.
Ne yasını tutabiliyor ne de kırılganlığını gösterebiliyor. Çünkü hayatta kalmak ve çocuğunu almak, bütün duygularından önce geliyor. Filmin gösteriminin ardından yönetmen Ragıp Türk ve oyuncular Melda Tuzluca ile Özgür Meriç'in anlattıkları, Taş ve Tüy'ün yalnızca bir kadın hikâyesi olmadığını, bugünün Türkiye'sine tutulmuş sert bir ayna olduğunu da ortaya koyuyor.
BİR İNSAN HİKÂYESİNDEN BİR KADIN HİKÂYESİNE Ragıp Türk, yola çıkarken özellikle bir kadın meselesini anlatmak üzere hareket etmediğini söylüyor. Onun başlangıç noktası, insanın içinde bulunduğu koşullar karşısındaki çaresizliği. “Aslına bakarsanız yola çıkarken hikâyenin temeline özellikle bir kadın meselesini yerleştirme düşüncesiyle hareket etmedim.
Gerçekten bir insan hikâyesi anlatmak istiyordum.” Üstelik Nazire'nin hikâyesinin geçmişi, yönetmenin önceki kısa filmine kadar uzanıyor. Türk'ün anlattığına göre o film, torunuyla birlikte hayatta kalmaya çalışan yaşlı bir kadının hikâyesini konu alıyor. Kadının kızı cezaevinde ve kısa filmin sonunda anne ölüyor.
Yönetmen, hikâyenin bittiği yerde başka bir sorunun başladığını fark ediyor: Peki, kızı cezaevinden çıktığında ne olacak? Bu sorunun peşinden giderek Taş ve Tüy'ün dünyasını kuruyor. Türk, “Biraz da yaşadığımız çağa, içinde bulunduğumuz döneme tanıklık eden bir film yapmak istedim,” diyor.
Ardından filmin temelindeki meseleleri sıralıyor: “Sınıfsal farklılıklar var. Barınma sorunu var. Tekinsiz, güvensiz bir atmosfer var.
Bir de doğru olanı yapmaya çalışırken sistem tarafından suç işlemeye sürüklenen insanlar var.” Aslında filmin en çarpıcı tarafı da burada. Suç, yalnızca bireysel bir tercih olarak karşımıza çıkmıyor. İnsanların içine doğdukları, yaşamak zorunda bırakıldıkları koşullarla birlikte düşünülmesi gereken bir meseleye dönüşüyor.
Nazire'nin hikâyesine baktığımızda, karşımızda yalnızca çocuğunu geri almak isteyen bir anne yok. Bir kadının, kendisinden sürekli bir şeyler kanıtlamasını isteyen düzen karşısındaki mücadelesi var. İyi bir anne olduğunu, yaşayabilecek bir evi bulunduğunu, çalışabildiğini, çocuğuna bakabilecek ekonomik güce sahip olduğunu kanıtlamak zorunda.
Üstelik bütün bunları, cezaevinden çıkmış ve hayata yeniden tutunmaya çalışan biri olarak yapması bekleniyor. ANNELİĞİN EKONOMİK KOŞULLARLA SINANDIĞI BİR DÜNYA Filmde beni en çok düşündüren meselelerden biri, anneliğin sevgiyle değil, ekonomik yeterlilikle ölçülmesiydi. Nazire'nin çocuğuna duyduğu sevgi sorgulanmıyor belki ama o sevginin bir karşılığı olabilmesi için yerine getirmesi gereken koşullar var.Ragıp Türk, bu durumu anlatırken Nazire'nin önüne çıkarılan bürokratik engellere dikkat çekiyor.
Yönetmenin aktardığına göre çocuğunu yeniden yanına almak isteyen bir anneden uygun bir evde yaşaması, düzenli ve sigortalı bir işte çalışması, hatta bu koşulları belirli bir süredir sağlıyor olması beklenebiliyor. “Cezaevinden çıkmış, sabıkalı bir kadın için bütün bunları sağlamak neredeyse imkânsız,” diyor Türk. Ardından filmin belki de en temel cümlesini kuruyor: “Nazire ekonomik olarak var olmak zorunda ki anne olarak da var olabilsin.” İşte burada annelik, yalnızca bir duygu olmaktan çıkıp sınıfsal bir meseleye dönüşüyor.
Sevginin varlığı yeterli sayılmıyor; ekonomik koşulların da o sevgiyi onaylaması gerekiyor. “NAZİRE'NİN AĞLAMAYA VAKTİ YOK” Melda Tuzluca'nın canlandırdığı Nazire, yaşadığı bütün kayıplara ve zorluklara rağmen duygularını dışarı vurmayan bir kadın. Onun ağladığını, yıkıldığını, uzun uzun kendine acıdığını görmüyoruz.
Sanki yaşadıklarının ağırlığını hissetmeye bile fırsatı yok. Bu durum filmin ardından yapılan söyleşide de gündeme geldi. Nazire'nin neden bir duygu patlaması yaşamadığı sorulduğunda Tuzluca'nın verdiği yanıt, karakterin dünyasını anlamak açısından oldukça önemliydi.
“Çünkü Nazire sürekli bir mücadele hâlinde. Onun için durup ağlamak, mola vermek demek. Ama buna hakkı yok.
Nazire hep devam etmek zorunda.” Oyuncu, karakteri oluştururken bu meseleyi yönetmenle uzun uzun konuştuklarını anlatıyor. Nazire'nin yalnız kaldığında ağlayıp ağlamadığını, taşıdığı yükün altında kırıldığı anların gösterilip gösterilemeyeceğini düşünmüşler. Tuzluca'nın da seyirci olarak Nazire'nin kırıldığı anları görmek istediği olmuş.
Ancak yönetmenin söylediği bir cümle, karakterin nasıl kurulacağını belirlemiş: “Buna zamanı yok.” Tuzluca, “Belki de hepimiz Nazire'nin biraz rahatlamasını istiyoruz. Ama Nazire'ye rahat yok,” diyor. Aslında filmdeki hiçbir karakterin rahatlayabileceği bir alan yok.
Hiçbirinin durup kendi hayatına bakabilecek, yaşadıklarını sorgulayabilecek, acısını yaşayabilecek bir zamanı bulunmuyor. Bu nedenle Nazire'nin sessizliği, duygusuzluğundan kaynaklanmıyor. Tam tersine, bütün duygularını bastırmak zorunda kalmasından doğuyor.
Nazire'nin hikâyesinde de böylesi bir sessiz direniş var. Büyük sözler söylemeden, kendisine biçilen hayatı kabullenmeden, yalnızca devam ederek sürdürülen bir direniş. “DEVLET ŞU KIZA BİR BABALIK YAPAMIYOR MU?” Filmin erkek karakterleri de en az Nazire kadar sıkışmış hayatların içinden geliyor.
Ancak onların çaresizlikle kurdukları ilişki çoğu zaman şiddet üzerinden şekilleniyor. Özgür Meriç, senaryoyu ilk okuduğunda hissettiği şeyi “Tam bir Türkiye panoraması” sözleriyle anlatıyor. Çünkü filmde karşılaştığı hayatlar ona yabancı değil.
Karakterleri tanıyor, onların yaşadığı dünyanın ne kadar gerçek olduğunu biliyor. Meriç'in film boyunca kendisine sorduğu soru ise oldukça yalın: “Devlet şu kıza bir babalık yapamıyor mu? Hayat sana bir şans vermemiş olabilir ama devlet, ‘Kızım, biz sana bir şans verelim,’ diyemiyor mu?
Yani bu kadar zor olmamalıydı.” Bu sözler, filmin sistem eleştirisini de özetliyor. Bir insanın hayata yeniden başlayabilmesi için ona fırsat tanınması gerekirken, geçmişinin ve yoksulluğunun sürekli karşısına çıkarılması, onu aynı çıkmazın içine geri gönderiyor. Meriç, karakterlerin birbirlerine çok benzediğini düşünüyor.
Çünkü hepsi çaresiz ve hepsi bu çaresizlik içinde istedikleri şeye ulaşmaya çalışıyor. “Ben film boyunca kendime sürekli şunu sordum: Burada suçlu kim? Suç kimde?” Bu soru yalnızca filmdeki karakterlere yöneltilmiş değil.
Seyirciye de yöneltiliyor. Bir insanı suçlu yapan şey nedir? Verdiği kararlar mı, içine doğduğu koşullar mı, yoksa önüne sürekli kapılar kapatan bir sistem mi?
ŞİDDETİN EL DEĞİŞTİRDİĞİ HAYATLAR Taş ve Tüy'de şiddet, yalnızca bir kişinin diğerine uyguladığı fiziksel güçten ibaret değil. Karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin içine sinmiş durumda. Özgür Meriç, bu döngüyü anlatırken karakterlerin geçmişlerine dikkat çekiyor.
Örneğin Hayati'nin sıcak aile ilişkileri içinde büyüyemediğini, diğer karakterlerin de benzer deneyimlerden geçtiğini söylüyor. Hayatın ağırlığı bir noktada öfkeye, öfke de başkasına yöneltilen şiddete dönüşüyor. Meriç'in ifadesiyle, “Ben Mami'ye yapıyorum, Mami bundan rahatsız olup dönüyor ve motorcu çocuğa aynısını yapıyor.
Hayati bana yapıyor, ben bir başkasına yapıyorum. Melda ve Nazire arasında da benzer bir ilişki var. Böylece şiddet sürekli el değiştiriyor.” Bu anlatım, filmin en önemli meselelerinden birini görünür kılıyor: Şiddet yalnızca uygulandığı kişide kalmıyor.
Başka birine, başka bir ilişkiye, başka bir hayata taşınıyor. Ve böylece herkesin hem mağdur hem de başka birinin hayatında yaralayıcı olabildiği bir düzen ortaya çıkıyor. Elbette bu durum şiddeti haklı çıkarmıyor.
Ama şiddetin nasıl üretildiğini, nasıl sıradanlaştığını ve nasıl yeniden dolaşıma girdiğini anlamamız için önemli bir kapı açıyor. TAŞ KADAR SERT, TÜY KADAR KIRILGAN Filmin adı da bütün bu anlatının içinde ayrı bir anlam kazanıyor. Ragıp Türk, başlangıçta filme Nazire adını vermeyi düşündüğünü anlatıyor.
Hatta destek başvurularında ve Antalya Film Forum sürecinde film bu adla anılmış. Ancak daha sonra karakterlerin dünyasını daha kavramsal bir biçimde anlatacak bir isim aramaya başlamış. Taş ve Tüy, birbirine karşıt iki kavramı yan yana getiriyor.
Ama yönetmene göre bu karşıtlık, karakterlerin birbirlerinden farklı olmalarından değil, aynı insanın içinde iki uç hâlin bir arada bulunmasından kaynaklanıyor. “Örneğin Nazire taş kadar sert bir kadın ama tüy kadar da kırılgan” diyor Türk. Yönetmenin anlattığına göre Selami de birine karşı taş kadar sertken Nazire'ye karşı tüy kadar kırılgan olabiliyor.
Nazan da güçlü ve sert görünmeye çalışırken kendi içinde başka bir kırılganlık taşıyor. Yani taş ve tüy, birbirine karşı duran iki ayrı dünyayı değil, aynı insanın içinde var olan iki farklı hâli temsil ediyor. Ben filmi izlerken bu ismi biraz da başka türlü düşündüm; bazı dertler vardır, bir insanın hayatına taş gibi oturur.
Altından kalkamaz, taşıyamaz, nefes alamaz. Ama aynı dert, başka bir insanın hayatında tüy kadar hafiftir. Çünkü ona hiç değmemiştir.
Değse bile ağırlığını hissetmemiştir. Belki de sınıfsal eşitsizliğin en acı tarafı budur. Birinin bütün hayatını belirleyen mesele, bir başkasının gündeminde küçük bir ayrıntıdan ibaret kalabilir.
Taş ve Tüy, bu iki dünyanın birbirine ne kadar yakın ama aynı zamanda ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Ve geriye Nazire kalıyor. Çocuğuna kavuşabilmek için durmadan yürüyen, ağlamaya bile vakit bulamayan, bütün ağırlığına rağmen hayatın içinde kalmaya çalışan bir kadın.
Taş kadar sert olmak zorunda bırakılmış, tüy kadar kırılgan bir kadın. Belki de asıl mesele, Nazire'nin neden ağlamadığı değil, bir kadının ağlayabilmek için bile neden zamana ve imkâna ihtiyaç duyduğu...



