25 September 2026, Friday
Ekonomi

Adaletin oturma düzeni

Mahkeme salonları tarafsız mekânlar değildir. Büyüklüğü, kürsünün yüksekliği, yargılananların nerede ve nasıl oturduğu, avukatlarıyla aralarındaki mesafe, güvenlik görevlilerinin konumu… Tüm bunlar yalnızca mimari...

Mahkeme salonları tarafsız mekânlar değildir. Büyüklüğü, kürsünün yüksekliği, yargılananların nerede ve nasıl oturduğu, avukatlarıyla aralarındaki mesafe, güvenlik görevlilerinin konumu… Tüm bunlar yalnızca mimari tercihler değil, siyasal iktidar ile yargılanan arasındaki güç ilişkisinin fiziksel ifadesidir. Mahkeme mimarisi üzerine çalışan David Tait’in üzerinde durduğu mesele de bu: Adalet yalnızca yargıcın verdiği kararda değil, yargılamanın gerçekleştiği mekânda da görünür hale gelir.

Anne Maass’ın “Intimidating Buildings” başlıklı araştırması ise adliye mimarisinin insanların yargılama ve mahkûmiyet algısını dahi etkileyebildiğini gösteriyor. Bu alandaki çalışmalarda kullanılan “dock” kavramı, yargılananın duruşma sırasında bulunduğu, çoğu zaman avukatından ve salonun diğer bölümlerinden fiziksel olarak ayrılmış özel alanı ifade ediyor. Bu alan kimi mahkeme salonlarında camla ya da parmaklıklarla çevriliyor, kimi zaman da yargılanan güvenlik görevlilerinin arasında ve avukatından ayrı tutuluyor.

Dolayısıyla mesele aynı zamanda daha hüküm verilmeden sanık hakkında nasıl bir algı yarattığı. Meredith Rossner, David Tait, Blake McKimmie ve Rick Sarre’nin “dock” düzeni üzerine çalışmaları da tam olarak buna dikkat çekiyor: Yargılananın avukatından ayrıştırılarak güvenlikli bir bölümde tutulması, masumiyet karinesini zedeleyebilecek bir suçluluk algısı yaratabiliyor. AİHM’nin metal kafes ve cam bölmeler içinde yargılama konusunda geliştirdiği içtihadın arkasında da aynı temel düşünce var: Yargılanan kişi, daha hakkında hüküm verilmeden mahkeme salonunun mimarisi tarafından suçlu ilan edilmiş gibi gösterilemez.

Silivri’deki İBB davasına buradan da bakmak gerekiyor. Örneğin, seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 143 eylem isnadı ve 2 bin 400 yıl hapis talebiyle yargılanıyor. Böylesine ağır bir suçlama yığını karşısında savunmaya tanınması gereken alanın genişlemesi beklenirken, tartışılan tam tersine bu alanın nasıl daraltıldığı.

“Savunma hakkı kısıtlanmaz” deniliyor, ardından “9 Temmuz’da bitireceğiz” diye tarih konuluyor. İmamoğlu ile avukatlarından savunmalarını altı saat içinde tamamlamaları isteniyor; savunmanın altı saat içinde bitirilmemesi halinde sözlerinin kesileceği, mikrofonunun açılmayacağı söyleniyor. 17 Ağustos’ta başlayan ikinci celse de savunma kısıtlaması devam ediyor.  İşte burada mahkeme mimarisi de akademik bir tartışma olmaktan çıkıyor.

Çünkü yargılananın karşısındaki güç yalnızca yüksek kürsüden ibaret değildir. O gücü bazen salonun büyüklüğü, güvenlik düzeni, yargılananın oturduğu yer, bazen de mikrofonun düğmesine ve saate kimin hükmettiği anlatır. Mikrofon bu nedenle yalnızca teknik bir cihaz değildir.

Mahkeme salonunda söz hakkının maddi aracıdır. Zaman da mimarinin görünmeyen duvarıdır. “Savunma hakkın var” deyip yüzlerce isnada karşı yapılacak savunmayı birkaç saate sıkıştırdığınızda hakkı kâğıt üzerinde bırakıp kullanılabileceği alanı fiilen küçültebilirsiniz.

İmamoğlu’nun maruz kaldıkları bu nedenle yalnızca “ne kadar süre konuşacağı” tartışması değildir. Mesele, yargılananın siyasal iktidar karşısında kendisini gerçekten anlatabileceği bir alan bırakılıp bırakılmadığıdır. Üstelik bu alan mahkeme salonunun dışında da daraltıldı.

İmamoğlu, mahkemede yaptırtılmayan savunmasını kitaplaştırarak millete ulaştırmak istiyor. Kitabın içeriği de başka bir metin değil, İBB davasında vermek için hazırladığı sorgu!  Bunun sembolik anlamı çok güçlü. Mahkeme salonunun duvarları vardır ama kitabın yoktur.

Mahkeme salonunda mikrofon kapatılabilir, süre bitirilebilir, söz kesilebilir. Kitap ise o sözü Silivri’nin duvarlarının dışına çıkarır ve okurun önüne bırakır. Mahkemede dinlenmeyen savunma, kitap aracılığıyla milyonlara ulaşabilir.

Tam da bu noktada kitabın toplatılması ve basımının durdurulması kararı geldi. O zaman şu soruyu sormak zorundayız: Mahkeme salonunda yeterince konuşmasına izin verilmeyen bir insanın, söyleyemediklerini kitapla anlatmasının da önüne geçiliyorsa korunmak istenen nedir? Eğer 143 eylem isnadı güçlü delillere dayanıyorsa, yaklaşık 2 bin 400 yıllık hapis talebinin hukuki zemini bu kadar sağlamsa, bir savunmanın okunmasından neden korkulsun?

Hukuk savunmadan korkmaz. Çünkü savunmanın güçlü olması iddiayı zayıflatmaz, bilakis adil yargılamayı güçlendirir. Asıl mesele de burada ortaya çıkıyor.

O savunmanın kitap olarak dışarı çıkmasının engellenmesinde de devam ediliyorsa artık karşımızda yalnızca fiziksel bir mimari yoktur. Sözün sınırlarını çizen siyasal bir mimari vardır. Ve bu mesele yalnızca seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın meselesi değildir.

DAHA HÜKÜM VERİLMEDEN Masumiyet karinesi yalnızca yasa maddelerinde yazılı bir ilke değildir. Yargılananın oturduğu sandalyede, avukatına olan mesafesinde, etrafındaki güvenlik düzeninde, mikrofonunda ve kendisine tanınan sürede de yaşamak zorundadır.  Bugün İBB davasında bakmamız gereken yer tam da burasıdır. İmamoğlu’nun sözünü önce mahkeme salonunun içinde daraltıp ardından o söz salonun dışına çıkmak istediğinde kitabın önüne engel koymak, savunma hakkının çok ötesinde bir soruyu önümüze bırakıyor: Siyasal iktidar neden İmamoğlu’nun sözünün halka ulaşmasını istemiyor?

Émile Zola’nın sözü bu nedenle bugün yeniden hatırlanmalı: “Gerçek yürüyor, onu hiçbir şey durduramaz.” Mahkeme salonlarının duvarlarını yükseltebilir, yargılananları devasa mekânlarda küçültmek için uğraşabilir, mikrofonları kontrol edebilir, savunma sürelerini daraltabilir, kitapların önüne engeller koyabilirsiniz. Ama adaletin ölçüsü tam da burada ortaya çıkar. Çünkü hukukun ne durumda olduğunu anlamak için bazen kararın açıklanmasını beklemeye gerek yoktur.

İBB davasında olduğu gibi, yargılananlara mahkeme salonunda ne kadar yer ne kadar zaman ve ne kadar söz bırakıldığına bakmak kâfi. Bir siyasal iktidarın hukuktan ne kadar uzaklaştığını anlamak için mahkemelerde verilen hükümlere değil, savunmanın sesini kısmak için gösterilen çabaya bakın.

İlgili Haberler