ABD'nin Ortadoğu planı ve Türkiye'nin geleceği*
AKP-MHP eliyle başlatılan Terörsüz Türkiye süreci yeni anayasa tartışmalarına da kapılarını açarak farklı bir boyuta geçiyor. Sürecin başında silahların susmasının, şiddet yoluyla çözüm politikasından vazgeçilmesinin...
AKP-MHP eliyle başlatılan Terörsüz Türkiye süreci yeni anayasa tartışmalarına da kapılarını açarak farklı bir boyuta geçiyor. Sürecin başında silahların susmasının, şiddet yoluyla çözüm politikasından vazgeçilmesinin önemli olduğunu ifade ettik. Ortada gerçekten demokratik bir çözüm süreci söz konusu olmasa da, şiddetsiz bir ortama geçiş ve tutukluların serbest bırakılması gibi bir gelişmeye karşı çıkılması elbette doğru bir tavır olmazdı.
Bununla birlikte, başlatılan sürecin Saray iktidarının kendisini kalıcılaştırması yönünde bir fırsata dönüştürülmesi tehlikesine de dikkat çektik. Gelinen aşamada, sürecin Kürt sorununun demokratik çözümü ya da ülkenin demokratikleşmesi ile ilgisi olmaması bir yana, Amerika’nın Ortadoğu politikalarının bir uzantısı olarak, Türkiye’nin gerici bir rejim dayatması ile karşı karşıya olduğu, ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin de bunun bir parçası olarak gündeme getirildiği artık çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. O yüzden bugün Kürt sorununun çözümü konusunda baştan bu yana sürdürdüğümüz görüşlerimiz saklı kalmakla birlikte, Amerika’nın Türkiye’yi bölge siyasetlerine bağlı olarak yeniden şekillendirmeye dönük dayatmaları karşısında net bir tavır ve mücadele ortaya koymak çok önemli bir mesele haline gelmiştir.
∗∗∗ ABD’nin Ortadoğu’da yarattığı büyük yıkımın ardından yeni bir düzen kuruluyor. İsrail’in Gazze’ye başlattığı saldırı dalgası, Suriye’de Esat rejiminin birkaç gün içinde -tek silah sıkılmadan- teslim alınması, Hizbullah’ın, HAMAS’ın etkisiz hale getirilmesi, İran'ın kuşatılması yeni bir düzen kurma sürecinin parçasıdır. Amerika'nın yeni Ortadoğu düzeninde, İsrail’le birlikte Türkiye ve Suudi Arabistan merkez ülkeler olarak konumlandırılıyor.
Mekke Paktı ile Pakistan'ı da kapsar biçimde ABD-NATO uzantılı askeri bir ittifak olarak şekillendirildi. Ortadoğu’yu şekillendirme doğrultusundaki Amerikan planı adım adım işliyor. O kadar ki Suriye’de on yılı aşkın süredir iç savaşın tarafı olan SDG bir yıl gibi kısa bir sürede tasfiye edilerek, cihatçı HTŞ iktidarına entegre edilebildi. Türkiye’de de Suriye’dekine benzer bir rejim kurma doğrultusunda atılan adımların gündeme sokulması imkânsız görülmemelidir. ABD Büyükelçisi T.
Barrack bu rejimi “merhametli monarşi” ya da “güçlü liderlikler” olarak ifade ederken, Siyasal İslamcılık ekseninde etnik-mezhepsel temelli bir dönüşümden söz ediliyor. Suriye’de Colani’nin başkanlığa, Mazlum Abdi’nin yardımcılığa getirilmesi, Bahçeli’nin, bir Kürt, bir Alevi Cumhurbaşkanı yardımcısı önerilerinde bulunurken nerelerden ilham aldığını da gösteriyor. ∗∗∗ Bu ülkenin işçileri, emekçileri, kadınları, gençleri ve tüm ezilenleriyle birlikte, yani Türkiye halklarının ortak demokratik mücadelesiyle özgür yarınlar kurulabilir. ABD'nin ve işbirlikçi iktidarın Türkiye'ye dayattığı bu karşı devrim sürecini durdurmak için toplumsal muhalefet güçlerinin, sosyalistlerin, demokratların, emek örgütlerinin ve Kürt halkının omuz omuza vereceği; ülkenin kaderini emperyalistlerin ve sarayların elinden alıp halkın iradesine teslim edeceği bir sürecin inşa edilmesi bir zorunluluktur.
Gerçek barış, demokrasi ve özgürlükler bu sorumlulukla verilecek mücadeleyle kazanılabilir. ∗∗∗ AKP ve MHP içerde toplumsal desteğini kaybetmiş rejimi sürdürmek için Amerika’nın yeni yönelimini bir fırsat kapısı olarak kullanmaya çalışıyor. Bu yolla muhalefeti parçalayıp bölerek oluşacak ortamda mümkün olursa Erdoğan’a da ömür boyu başkanlık yolunu açarak, karşı-devrim süreci tamamlanmak isteniyor. Muhalefet hareketleri için önümüzdeki temel mücadele konusu, böylesi bir karşı devrim dayatmasının engellenmesini merkeze alan bir siyaset olmak zorundadır.
Bu durum bugün bütün ülkenin temel meselesi haline gelmiştir. Bu mücadele basitçe bir partinin ya da bir kişinin iktidardan düşürülmesi, yerine bir başka partinin ya da kişinin getirilmesinden ibaret görülemez. Kaldı ki Amerika açısından Erdoğan da ancak bu dönüşümü gerçekleştirebildiği sürece bir tercih olmaya devam edebilecektir.
Yoksa Erdoğan sonrası tartışmalar da gösteriyor ki, Amerika açısından asıl mesele Ortadoğu’daki kendi düzenine uygun olarak Türkiye’de dönüşümün tamamlanmasıdır. Bu koşullar altında ülkede sadece bir iktidar değişikliği olsa dahi bunun tek başına ülkeyi bu karanlık tünelden çıkarmak için yetmeyeceği de ortadadır. Evet iktidarın sırtını Amerikan emperyalizmine dayayarak muhalefeti bölüp parçalamak, Kürt hareketini yedeklemek ve bu yolla gerici bir rejim inşa etmek şeklinde özetlenebilecek bir planı hayata geçirmeye çalıştığı son derece açıktır.
Ancak bu planın mutlak başarıya ulaşacağını baştan kabul etmek mümkün değildir. Zaman zaman iktidarın dayattığı bu gerici yola karşı çıkmanın mümkün olmadığı, buna karşı çıkmanın “barışa” karşı çıkmak anlamına geldiğine ilişkin düşünceler ileri sürülüyor. Örneğin Öcalan bu sürece karşı çıkanların ezilip yok olacağı ya da Cemil Bayık'ın açıkladığı gibi silinip gidecekleri türünden düşünceler dile getiriliyor. Cengiz Çandar gibiler de uçlaştırılmış ifadelerle karşı çıkanlar silah alıp dağa çıksınlar diyerek başka çare olmadığını vurguluyor.
Gerçekten de önümüzde gerici bir iktidarın ve emperyalizmin bize dayattıkları bir rejime boyun eğmekten başka bir çare yok mu? Oysa, Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve onurlu barış talebinin, emperyalizmin bölgedeki taşeronluğuna soyunan bu iktidardan kurtulma mücadelesiyle birleştirerek özgür ve demokratik bir ülkeyi birlikte kurmaya çalışma noktasında yapılabilecek çok şey var. O yüzden önümüzdeki dönemde, bu zorlu görevlerin yerine getirilebilmesi için, bütün toplumsal muhalefet dinamikleri, tüm emekçiler, emekliler, kadınlar, gençler, bütün muhalif siyasi toplumsal yapılarla birlikte ülkenin kaderine sahip çıkmak için kararlı bir birliktelik ve mücadele içinde olmak zorundayız. *gelecekyolda.org sitesinden alınmıştır.



